POLİSLEŞEN YARGIÇ ANLAYIŞI

Türkiye’nin içine girdiği kamplaşma ve kutuplaşma süreci yargıyı da derinliğine etkiliyor. Yargıdaki kutuplaşmanın varlığı, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasıyla başlayan süreçten sonra gizlenemez noktaya geldi. “Paralel” iddialarıyla birlikte, yargının içerisinde birden çok gruba ait yargıç ve savcıların olduğu, bunların kendi anlayışlarına uygun hukuk yarattığı ve uyguladığı ortaya çıktı. Özel yetkili mahkemelerde “cemaat” hukukunun uygulandığı resmi ağızlardan ifade edildi. Hükümet, Meclisi gece gündüz çalıştırarak, “paralel yapıya” karşı kendi “sıkı düzen hukukunu” yaratmak üzere peş peşe yasalar çıkartmaya başladı.

Yargıdaki kutuplaşmanın ve yasal düzenlemeler yoluyla şimdilerde yaratılan sıkıyönetim düzeninin; siyasal hesaplaşmaların yargı üzerinden yürütülmesinin bir sonucu ve yansıması olduğunu görmemiz gerekiyor. Yargının ne denli etkili bir silah olduğunu öğrenenler, bu silahın gücünden yoksun kalmak istemiyorlar. Bu nedenle, yargıyı kendi denetimi altında tutmak isteyenler kıyasıya bir kavganın içine girdiler. Ancak, kaba şekilde sürdürülen bu kavga, taraflarına haklılık sağlamadığı gibi, toplum için tehlikeli bir noktaya ulaştı. Son yıllarda yargı aracılığıyla yapılan “operasyonlar” ile yargı üzerinde yapılan “operasyonlar” sonucunda yargı zaten ağır yaralıydı. Şimdi ise yargı, “yok hükmündedir”. Oysa hukuku bu kadar eğip bükmenin kimseye yaramadığını tarih bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yargı sorunu, artık günlük hayata da yansıyor. Yargı, sadece muhalifleri cezalandıran bir aygıt olmanın ötesine geçerek, sokaktaki insanı da açıkça hedef alıyor. Yargıdaki derinlikli sorunun değişmeyen boyutu, “polisleşen yargıç” anlayışı yerleşip, yaygınlaşıyor.

Bir süre önce, Ankara 10. Sulh Ceza Mahkemesinin, Ankara İl Emniyet Müdürlüğünün yaptığı başvuru üzerine, Ankara’nın 6 ilçesinde, 15 gün süreyle kişilerin üstleri, araçları, eşyaları ve özel kağıtlarının aranması yönünde karar verdiğini basın duyurdu. Kamuoyunun büyük tepkisine neden olan bu karar, daha sonra Ankara Barosunun yaptığı başvuru üzerine Ankara 11. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından iptal edildi. Benzer bir yetkinin, İstanbul’daki bir mahkeme tarafından Beyoğlu İlçesi için polise verildiği ortaya çıktı. Binlerce kişi için çok kolay şekilde dinleme kararları verildiğini zaten biliyoruz.

Bu tür yargı kararları, kanıksamaya başladığımız “vaka-i adiye” olaylarına dönüştü. Ancak, “hukuk devleti” umudunu yitirmemiş çevreler, özellikle barolar, toplumsal duyarlığı ayakta tutmak için bu sorumsuz anlayışa karşı mücadeleden geri durmuyor. Biryandan da, “demokratik hukuk devletinin bir yargıcı nasıl olur da böyle bir karar verebilir”, sorusuna yanıt aranıyor.

Bu sorunun yanıtını bulmak için, yargının değişmeyen karakterine, yurttaşı potansiyel suçlu olarak gören bakış açısına dönüp dönüp bakmak gerekiyor. Sorun, eski ve değişmeyen bir hastalıktan kaynaklanıyor: Yargı bir türlü, kadim devletçi anlayışını terk edemiyor. Yargının, devleti kutsayan bu kadim özelliğinin, kuşkusuz, toplum çıkarını önceleyen bir yaklaşımla hiçbir ilgisi yok. Biliyoruz ki, azıcık sosyalize olan bir düşünce, yargıya hakim olan bu kadim devlet anlayışı nedeniyle en şiddetli şekilde cezalandırılmaktadır. Bu bakış açısı aynı zamanda devleti iktidarla özdeşleştiren bir içerik taşıdığından, hiçbir iktidar döneminde değişmiyor. Son yıllarda ise bu anlayışın doruk noktasına ulaşıldı. Yargı, polisin türevi haline getirildi. Kimliğini yitirdi. İktidarın, korku toplumu inşa etmede kullandığı sopası oldu, araçsallaştı. Yargıçlar memurlaştı.

Oysa demokratik bir devlette, yargı sistemi tam da, aykırı olanın, muhalif olanın korunması için var. İnsan haklarının güvencesi, hak aramanın, hesap sormanın aracı olarak var. Hukuku korumak için var. Güçler ayrılığının bir gereği olarak var. Ama her şey tasarlandığı gibi olmuyor. Kimi yargıçlar çıkıyor, hiç sakınca görmeden anayasa ile tanınan hakları bir çırpıda ortadan kaldıracak yetkileri polise tanıyıveriyor. Hatta kendisi polisleşiyor.

Hukuk kültürünün polisleşmesi sorununun sistemden kaynaklanan yapısal bir nitelik taşıdığı elbette göz ardı edilemez. Ama yine de, yargının saygınlığı ve güvenirliği için sorunun birinci dereceden sahipleri bakımından yapılacak çok şey olduğu değerlendirilmelidir.

Yargıç kararlarının hukuka aykırılığıyla ilgili soruna öncelikle yargı sistemi içerisinde çözüm aranmalıdır. Yargı kurumları, hukuka aykırı davranan yargı süjelerini gerektiğinde sistem dışına atabilmeli, en azından “terbiye edilebilmelidir.” Bu bağlamda, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, kendiliğinden harekete geçebilmelidir. Ancak HSYK nun kendisi de benzer anlayış taşıyorsa ne olacaktır? Temel sıkıntı buradadır ve bu durumda yargı organının varlığı/yokluğu tartışılır hale gelecektir.

Hukuk devleti, kamu görevlilerinin yapacakları haksızlıklara / yasadışılıklara karşı yurttaşı korumak üzere geliştirilmiş bir toplumsal barış ve güven projesidir. Devlet gücünü elinde tutanların, bu gücü kötüye kullanma eğiliminde oldukları tarihsel gerçeğine uygun olarak geliştirilen kuvvetler ayrılığı ilkesiyle, yargı kurumuna yürütme ve yasama işlemlerini denetim görevi ve yetkisi tanınmış, bu yolla kamu gücünün kötüye kullanılmasının önlenmesi amaçlanmıştır.

Ancak hukuk devleti kavramı, salt yargı organı ve yargıçları bulunan bir devlet anlayışına indirgenemez. Bir hukuk devletinde, devlet adına yetki kullanan kamu görevlilerinden, "hukuka" uygun davranmaları, her türlü devlet iş ve işleminde, hukukun öncelikli ve üstün sayıldığı bir anlayışla hareket etmeleri beklenir. Yurttaşların, devletin / kamu idareleri uygulamalarının hukuka uygun olmadığından kuşku duymaları halinde ise yargı denetimine başvurma haklarının olduğu, böyle bir olanağı her zaman kullanabilecekleri bir ortamı hazırlamanın da devletin görevi olduğu bilinir. Yurttaşlara, hukuksal güven içerisinde oldukları duygusu bizzat devlet tarafından verilir.

Oysa ülkemizde, devlete ait iş ve işlemlerin hukuka uygun yürütülmesi yerine, haksızlığa uğrayan kişinin hak arama olanaklarına sahip olması ve bu hakkı kullanabilmesi olarak algılanan bir hukuk devleti anlayışı yerleşmiştir. Üstelik bu olanağın çoğu kez kağıt üzerinde kaldığı bilinmektedir. Bu tür bir anlayış, “devlet yanlış yapmaz” düşüncesinin ürünüdür. Bu nedenle, kendisini devletle özdeşleştiren kimi kamu görevlileri kendilerini hukukun üstünde ve dışında görmekten çekinmezler. Uygulamaları da bu yönde olur. Böylesine eksik ve eskimiş bir hukuk anlayışının, hukukun üstünlüğü ile bağdaşmadığını söylemek bile gerekmez.

Hukuk devleti ile ilgili olarak yanlış bir kavrayış daha bulunmaktadır. Sanılıyor ki, bir işlemi savcı veya yargıç gerçekleştiriyorsa o işlem hukuka uygundur ve bu anlamda dokunulmazdır. Oysa hukuku asıl yozlaştıran bu anlayıştır. Her yargı işleminin hukuka uygun olduğu görüşü, otoriteryen bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayışı, hukukun son amacı olan adalet kavramıyla da bağdaştırmak mümkün değildir.

Hukuku içselleştirememiş bir hukukçunun yargıç, savcı ve avukat sıfatı taşıması, yaptığı işlemleri hukuka uygun hale getirmez. Hukuka uygunluk, işlemi yapanın kimliğinden bağımsız bir kavramdır. Önemli olan, yargılamanın diyalektiği içinde üretilecek son kararın "adil" bir karar olmasıdır. Ayrıca, yargılama sürecinin haksızlık ve hukuksuzluk üretmemesi, bu süreçte yargılama adaletine uyulması gerekir. Bu nedenledir ki, haksız yere bir kişinin hapse girmesindense, bin suçlunun "dışarıda" olması yeğ tutulur.

Hukuku üstün ve yararlı kılan onun toplumsal işlevidir. Bu işlev, barış ve adaleti gerçekleştirmek, korkusuz, eşitlikçi bir toplum yaratmak amacına yöneliktir. Hukukun işlevini son tahlilde, yargıç yerine getirir. Bu nedenle, yargıcın önüne gelen olaylarda kamusal vicdanı tatmin eden adaletli bir karar vermesi onun kaçınamayacağı, zorunlu görevidir. Bunun doğal sonucu olarak, yargıç kararı hukuka aykırı olamaz, keyfilik kaldırmaz, belirsizlik içeremez, kuşku uyandıramaz. Yargıçlar bunun için tarafsız ve bağımsızdırlar. Polisleşen bir yargıcın, hukukun ve toplumun kendisinden beklediği görevi yerine getirmesi mümkün değildir. O, halkın yargıcı değildir. Yargıçlar, korkunun değil, özgürlüklerin bekçisi olmalıdırlar.