ŞİİR KÖPRÜSÜ

İskandinav edebiyatını severim. Belki de çocukluğum Kars’ta geçtiği için Kuzey ruhuna, kış duygululuğuna yakınlığım vardır.

Bir ülkenin şiiri o ülkenin iklimine herhalde indirgenemez. Fakat iklimlerin sanatın her türü üzerinde etkisi de biline şeydir.

Böyle başladım ama, bu yazıda sözünü edeceğim Danimarkalı şair dostum Niels Hav şu anda elimin altındaki şiir kitabının bir kaç yerinde kış sözcüğü geçmesine ve kısa bir şiiri de “Kış adını taşımasına karşın benim İskandinav şiiri derken anladığım ya da öyle görmek istediğim şairlerden değil…

Ana dili Danca dışında yayınlandığı bir çok dile kısa süre önce “Yasak Meyve” yayınları arasında çıkan “Kopenhag Kadınları” adlı kitabıyla Türkçeyi de katan Niels Hav’a romantik bir şair de denemez…

Öyleyse nedir Danimarkalı arkadaşımın şiirinde beni çeken özellikler?

Bu konuda düşündüklerimi “ Her Yerdeki Şiir” başlığı ile kitaba yazdığım önsözde dile getirmeye çalışmıştım.

Bu yazıda oradaki düşüncelerimi yinelemek yerine başka bir yöntem izleyecek, kitabı birkaç kez tıpkı bir şans oyununda gibi rastgele açarak hangisi olursa olsun karşıma çıkacak şiirin bana düşündürdüklerini yazacağım…

Çıkan ilk şiir “Taşlar” başlığını taşıyor…

Kitaptaki çevirilerin çoğunun başarılı çevirmeni Hüseyin Duygu’nun ve Danimarka şiirini tanımamızda büyük katkı sahibi sevgili Kemal Özerin ortak çevirisi…

Şiir. “Yeryüzündeki ilk nesneydi taş/çoğalmasına izin verdi tanrı onun” dizeleriyle başlıyor…

Gerçekten öyle midir? Taş yer yüzündeki ilk nesne midir? Bence şiir bakımından bir önemi yok bunun. Önemli olan şairin(şiirin) gerçeği ve bu ilk dizelerle bizi taş olgusu üzerine düşünmeye, evreni paylaştığımız nesnelerden biri konusunda algı geliştirmeye yöneltmesidir.

Şiirin tamamını buraya alamam kuşkusuz… Fakat baştan sona bir kez daha okuduğumda, bu karşıma rastlantıyla çıkan ve ilk bakışta belki de üstün körü okunup geçilebilecek şiirin beni yer yer ürperttiğini itiraf ederim…

Niels, çocukluğunda, arkadaşlarıyla birlikte tarlalardan “körpe ekinler arasındaki” taşları ayıklamaya gönderildiği günleri anımsıyor…

Fakat sıradan bir taş toplama öyküsü, sıradan bir çocukluk anısı değil bu…

Şiir “taşın ruhu”na doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu…

“oradaydılar ölü yıldızlardan gelmiş tohumlar gibi/yarı yarıya toprağın içinde/ağırlıkları altında dinlenen/ama hep yukarıya dönük”

Şiir ilerledikçe, taşın varoluşuna ilişkin algılarımız güçlenip keskinleşiyor…

Ne kadar toplanıp ayıklanırsa ayıklansınlar, çoğalmalarına engel olunamayacağını anlıyoruz…

Şu dizelerde ise insanla taşın savaşımına tanık oluyoruz:

“bir savaştı bu/çığlık atıyorlardı çarpınca çeliğe/izliyorduk onları ve buluyorduk/çıkarıp alıyorduk kovuğundan her birini”

Ve taş toplamaktan dönüşün anlatıldığı son kıtanın son dizeleri:

“böyle vardık sallana sallana tepeye/kazanmış ve yıpranmış, şarkı söyleyemeyecek kadar yorgun/ve düşüncelerimiz taş dolu”

Yanılıyor muyum bilmem, bu dizelerle şiir bana kalırsa taşın serüveninden insanın serüvenine dönüşüyor ve antik Yunan ve Latin şiirinden çağdaş şiire ulaşan bilgece bir içerik ve söyleyiş özelliği kazanıyor…

Yazıya başlarken kitabı birkaç kez rastgele açacağımı söylemiştim.

Daha ilk şiirle bu şansımı tüketmiş oldum.

Anlıyorum ki bir şiir kitabı üzerine değil tek bir şiir üzerine bile sayfalar, bazen kitaplar dolusu yazılabilir…

Çevirmenleri arasında Murat Alpar, Mustafa Burak Sezer, Gülşah Özer, Efe Duyan, Birgül Oğuz’un da bulunduğu bu şiirler toplamını, Niels Hav’la yapılmış ve kitabın sonunda yer alan söyleşiyi dikkatle, özenle okuyun…

Göreceksiniz ki çağdaşımız bu Danimarkalı şair, her biri bir Türkiye ve Türk şiiri sevdalısı olan Henrik Norbrandt ve Eric Stinus’un Danimarka ve Türkiye şiiri arasında kurdukları köprüyü kendi sağlam “taş”larıyla daha bir güçlendiriyor…