KALDIRIMI KİM YÜRÜTTÜ?

Paris’in kimi metro duraklarının bu arada Bastille istasyonunun duvarları insan hakları bildirgesi metni ile bezenmiştir.

Doğru bir seçim.

İnsan hakları, eşitlik, özgürlük kardeşlik kavramlarının evrenselleşmesini sağlayan Büyük Fransız Devrimi, nakledildiğine göre, 14 temmuz 1789 da, orada insan hakları bildirgesi duvarlarına işlenmiş o istasyonun Birkaç adım ötesinde başlamıştır.

Evet, Bastille ile insan hakları birbirleriyle gayet iyi bağdaşıyorlar. Ve benim, kişisel yaşamımda da, Fransız Devrimi’nin başkenti bir özgürlükler diyarıdır. Orada bol bol kullanırım özgürlüklerimi, özellikle de birini.

Hangisidir desem, kırk yıl düşünsen gelmez aklına. Çünkü bu insanın doğuştan getirdiği, hiçbir tiranın bile sınırlamayı düşünemediği yürüme özgürlüğüdür.

Yok yok, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinden değil, düpedüz, elin cebinde ıslık çalarak yürümekten söz ediyorum.

Bir Istanbullu olarak yıllardır, bu en doğal özgürlüğümü yeterince kullanamıyorum.

Çünkü kentim, insanlar için ayrılmış parçasından “kaldırım”dan yoksundur.

Kaldırım deyip geçme sevgili! Önemli ve tartışmalı bir kavramdır. Melih Cevdet Anday ile Sami Karaören, kaldırım sözcüğünün kökeni “Kaladramos” mudur, yoksa değil midir tartışması yüzünden üç yıl dargın kalmışlardı.

***

“Kaldırım”ın teorik tartışması bile önemli olduğuna göre kendisi nasıl olmasın?

Mine Sirmen, hep şunu söyler:

-Bir kentin uygarlığı kaldırımlarından belli olur.

Haklı. (Zaten kim karısına haksız diyecek, o aptal cesaretini gösterebilir ki!?)
Kentin insana ayrılmış yeridir kaldırım. Kaldırıma özen, insana özen demektir.

Çetin Altan, eskilerde, teknolojik gelişme sayesinde, bir gün köylere tenis kortlarının gireceğini yazardı. Öyle olmadı, tenis kordu gelmedi, teknoloji sayesinde köy kahvelerine porno girdi. Bu teknoloji tuhaf bir şey nereden nasıl geleceği ve nereye nasıl gireceği belli olmuyor.

Örneğin günün birinde teknoloji buzdolabı olarak geldiğinde, mutfak yerine, üstünde bir de işlemeli örtüyle salonun baş köşesine kurulmuştu, gerçek yeri mutfağa çekilmesi için de yıllar geçmesi gerekmişti.

Bob Hope’un bir zamanlar “eski Amerikan arabalarının ölmek için gittikleri ülke” dediği Türkiye’ye de arabalar bolca gelmeye, sonra da burada üretilmeye başlayınca, önce yolların hakimi oldular, sonra da, yürümedikleri zaman da telgrafın tellerine konuşlanan kuşlar gibi, kaldırımlarımıza kondular.

Böylelikle garip bir görüntü oluştu. Yayalar yolun ortasında yürümeye arabalar da, kaldırımlarn üzerinde istiflenmeye başladılar.

Sonra trafikteki sıkışıklık, kentin insanlara ait bölümünün küçültülmesine kaldırımların daralıp, yerlerini yollara bırakmalarına neden odu.

Bilmiyorum herhangi bir şehircilik uzmanı, kent yağmamızın kaldırımlardan başladığının şerhini düşmüş müdür eserlerinden birine.

Kaldırım olmayınca, tabii yürümek daha doğrusu güvenli yürümek imkanı da kalmıyor.

Zaten kaldırım olsa, bile tümsekler çukurlar, kırık taşlar ayağının takılacağı çıkıntılarla dolu olduğundan, düşmemek için bütün dikkatini önüne verdiğinden, kafanı kaldırıp şöyle bir etrafa bakmak imkanına bile sahip olamıyorsun.

Kentimiz, sokaklarında yürümek, savaş alanında yürümek kadar riskli. Mecburen yürüdüğünde, sağ salim dönüşte, herkes yüzüne “gazan mubarek olsun!” der gibi bakıyor.

İşte onun için, ben yürüme özgürlüğümü, ya tepe tepe Paris’te kullanıyor ya da yürüyemez hale gelmeyeyim korkusuyla yürüyüş bandına çıkıyorum.

Oysa bir zamanlar benim kentimin eğri büğrü de olsa, üstünde yürünen, etimolojik kökeni tartışılan kaldırımları vardı.

Her şeyimiz gibi birileri onları da çaldı!

İşe bakın ki yürüyeceğimiz kaldırımları da yürüttüler!