MART MUCİZESİ

Araba, yağmurla yıkanan gecenin karanlığında, İstanbul’un güneydoğusundan kuzeybatısına uçar gibi gidiyor. Direksiyonda bir güzel insan, Mehmet Kabasoğlu. Altı yıl önce tanışmazdık. Bizi, ortak bir dava, haksız yere hapse atılan Tuncay Özkan’ın çevresinde dayanışmak zorunluluğu bir araya getirdi.

Sabırsız tekerlerin altında kayarken kilometreler, düşünüyorum : Yıkılmadık, yıkamadılar, ayaktayız ! 1994 kara gün geçmiş özgürlükle özgürlük arasında ve ne içerdeki suçsuz tutsaklar yitirmiş mücadele güçlerini, ne dışarda Ergenekon, Balyoz ve diğer müfteri davalarla içeri atılan, tasfiye edilen masumların masumiyetini haykıran, hukuksuzlukla mücadele etmeye çalışan bizler. Sanki yaşanmamış gibi altı koca yıl, taptaze bir güçle hazırız insanlığı, hukuku ve doğruları savunmaya.

***

Ama farkındayım : Türkiye’nin gerçek bir demokrasi, eşitlikçi, laik ve yansız bir cumhuriyet, dürüst bir hukuk devleti olması için verdiğimiz savaşta, ölüm kalım muharebesine girildi. İçerdeki hain sayısı, bir zamanlar baş düşman diye belletilen Yunanistan nüfusundan daha fazla bir ülkede, bu savaşı kazanmak kolay değil…

Ne var ki yaşadığımız topraklar, en beklenmedik olayların en kolay gerçekleşebildiği, kötülüğün bereketine karşı iyiliğin mucizeler yaratabildiği bir coğrafya.

Ve bu gece, işte o mucizelerden biri gerçekleşti : Şer kuramcıları ile şer kurumcuların girdiği ölümcül iktidar savaşında Silivri’deki haksız ve hukuksuz yargı çöktü, suçsuzların hepsi değilse de bazıları nihayet özgürlüğüne kavuştu.

***

Tuncay Özkan’ın herşeyden önce kızı Nazlıcan ve eşi Duygu’ya kavuştuğu pazartesi akşamı, ilk günden beri yanında olan dostları ve kendisinden önce tahliye edilen zindan arkadaşlarıyla buluşması, tahmin edebileceğiniz gibi çok duygulu, çok sevinçli anlardı.

Odatv davasından beri oğlumuz, kızımız gibi sevdiğimiz Barış ve Özge Terkoğlu, üç haftalık dünya güzeli bebekleri Ali Derya ile gelmişlerdi. Sevgili Mustafa Balbay geldiğinde, ben çıkmıştım, kuşkusuz bizimkinden çok başka duygularla kavuşmalarını göremedim. Ama onlarca dava arkadaşının kafileler halinde gelip gittikleri Doğa Tepe restoranda rastladığım tanıdıkların ortak bir özelliği vardı : Her biri, ya Tuncay Özkan’ın yakını ya da arkadaşı olduğu için bir bedel ödemiş, sıkıntılar çekmek zorunda kalmıştı.

Prof.Dr. Hüseyin Nazlıkul, Adnan Bulut, Elif Yıldız ilk aklıma gelen isimler. Daha niceleri var. Onları, fedakarlıklarını ve korkusuzluklarını yazmam gerekiyor bir gün.

***

Düşünün ki Melih Aşık gibi dürüst gazeteciler, biz Cumhuriyet yazarları, Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay başta, Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Odatv gibi düzmece davaların sivil asker, suçsuzları yargıladığını haykırdığımız için faşist damgası yedik, demokrasi düşmanı ilan edildik, bu ülkede, artık her gün yeni bir rezilliği ortaya çıkan bu kokuşmuş medyada ; AKP iktidarına övgüler düzerken tepetaklak olunca muhalif kesilen “yetmez ama evet”çi yalaka eskileri tarafından. Bunları da yazmam gerekiyor, tarihe not düşmek için.

Düşünün ki bu düzmece davalarda darbecilikle suçlanan pek çok insan, sanık sandalyesine yanyana oturtulmadan önce birbirini tanımıyorlardı bile. Soner Yalçın ve Mustafa Balbay, Tuncay Özkan’la dargındılar. Tuncay Özkan, zaten daha niceleriyle küs… Adaletsizlik, onları hukukun savunmasında buluşturdu, haksız tutukluluk barıştırdı.

***

Siyasal ve toplumsal fikirlerimiz kadar, savunduğumuz dünya görüşü de farklı olduğu için birlikte program yaptığımız Tuncay Özkan’la, o tutuklanmadan önce yakın arkadaş değildik. Evinin yolunu bile bilmem. Ama Tuncay benden çok daha yakın bazı arkadaşlarının ihanetine uğrar, bazıları tarafından silinirken defterden, herhangi bir suçsuzu savunur gibi onu savunduğum için silindim, kimisi alçak, kimisi korkak arkadaşlarımın defterinden… Tuncay’la dostluğumuz, Silivri sürecinde pekişti, gerçek arkadaşlığa dönüştü.

Soner Yalçın, çok doğru söylüyor: Biz gazeteciyiz ve doğru gazeteciliğin, dürüst haberciliğin savunmasını üstlendik, kenetlendik.

Faşizmin 12 Mart 1971 muhtırasının 43.yıldönümünde, demokratik hukuk devletini savunmak için böyle bir birliğe çok iş düşüyor ve çok ihtiyaç var.

Çelişki, aptalların gerçeğe taktıkları isimdir.
Paul Valery

BERKİN

Mayıs günleri gelirken Berkin
kelebek avcıları acımasız olur
elleri yüzleri kapkara
nefesleri kan kokar
bahar günleri kadar güzel
kısacık ömrün oldu Berkin
kurtulsun karanlıklardan
aydınlansın diye bütün yeryüzü
çoban ateşleri yakan çocuk zeybeklere
karıştın Berkin
düşünmeden ölümü
nasıl daldılarsa kötülere
Deniz’ler Erdal’lar Mahir’ler
o büyük kavgaya karıştın Berkin
dönerken birgün şafaklar aydınlığa
hepiniz
küçük beyaz kelebeklerimiz
Mayıs kaplanları olarak döneceksiniz
pençelerinizin altında zalimler kötüler
Sonsuz özgürlüğe kavuştun Berkin.

A.KADRİ ERGİN