BÜYÜMEZ ÖLÜ ÇOCUKLAR

Uçağım Moskova’ya doğru alçalırken, neredeyse çocuklar gibi şendim… Bir yanda pırıl pırıl bir güneş, öte yanda kayın ormanları… Kar olmaması, güneşin yeryüzündeki tüm kötülüklere, haksızlıklara, diktatörlere ve karanlığa inat parlaması… Salt yolculuk sevinci değildi içimin pır pır etmesi. Yıllardır haksız yere zindana atılanların tahliyesiydi yüzümü en çok güldüren… “Belki bahtiyarlık değildir artık, boynunun borcudur fakat, düşmana inat, bir gün fazla yaşamak.” … Silivri esaret kampından tahliye olanların, yaşamakta ayak direyenlerin sevincini omuzlamış, aşağıda kıvrıla kıvrıla akan Moskova nehrinin gümüş sularını izliyordum…

Geçen haziranda Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümünde Novodeviçi Mezarlığı’ndangüvercinleri uçuralı beri, Gezi protestolarını o mezarlıkta buralı “yoldaşlarla” paylaşalıberi gelmemiştim Moskova’ya ve özlem ağır basıyordu…

8 Mart için çıktım bu yolculuğa. 1995’te kurulan MTKO (Moskova Türk KadınlarOrganizasyonu) yıllardır düzenledikleri etkinliklerin geliriyle öğrencilere burs sağlıyor, aydınlık kafalı gençlerin yetişmesine hizmet ediyor; Türk- Rus kültürleri arasındaköprüler kuruyordu. Hep birlikte Türkiye’de kadın sorunlarını tartışacağız.

Burada 8 Mart kutlamaları her yerden daha yoğun yaşanıyor. Pazartesiyi de içine alan 3 günlük resmi tatil… O günlerde Moskova’da eli karanfil tutmayan tek kadın yok sokaklarda….

Uçaktan inmiş, kente ulaşmıştım. Altın kubbeler uzaktan göz kırpıyordu.

Sabahsaatleriydi. Geniş caddelerde tatlı bir telaş, parklarda çocuk bolluğu vardı.

Şehirgüzeldi. Bahtiyar bir havası vardı. Slav kederi sanki buralara hiç uğramamıştı…

Puşkin Meydanı’nı yeni geçmiştik ki, otomobilin içine o haber düştü. Berkin Elvan…

Çocuklar dünyayı alacak elimizden!

O anda Moskova buz kesti!

“Büyümez ölü çocuklar” çığlığı kenti kapladı. Tüm çocuklar, tüm analar, tüm babalar o çığlığı duydu! Moskova gözyaşlarına boğuldu!

Berkin, bizim çocuğumuz…O güzelim gülen yüzü, gökyüzünü ve güneşi kapladı. Bir koşu bakkala gidiyordu… Ekmek almaya… Yeryüzündeki tüm ekmekler taş oldu, kurşun oldu, biber gazı fişeği oldu!..

Abdullah Gül bir gün önce telefon etmişti. Bir gün önce yani 269 gün sonra! Alay eder gibi! Hay etmez olaydı. Telefonu da, alayı da! Tüm telefon telleri boğazımızı sıkıyor!

Çocuklarımızı öldürüyorlar! Taşla, sopayla, gazla! Döverek, ezerek! Tayyip Erdoğanartık gurur duyabilir “Destan yazdı” dediği polisiyle!

Susun artık yeter! Yeter!

Vicdanı olmayan, utanması olmayan, hırs ve çıkar düşkünleri bilmeyebilir; öfke, intikam ve ayırmcılıkla ülkeyi gütmeye çalışanlar, “dindar ve kindar” bir kuşak yetiştirmeyi amaçlayanlar bilmeyebilir; ama biz biliyoruz: Çocuklar dünyayı alacak elinizden ve ölümsüz ağaçlar dikecekler!

Sözün bittiği yerdeyim… 21 Mayıs 1962’de Şair Baba, Moskova’dan söyle sesleniyordu, isimsiz şiirinde. Nâzım Hikmet sanki Berkin Elvan için söylemişti:

“Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim
oynasınlar oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler”.