ÇOCUKLARI VURMAYIN!

Türkiye henüz Berkin Elvan’ın acısını defnetmemişken Silvan’dan gelen haber yüreklerdeki isyanı kabarttı:

“10 Yaşındaki Mehmet Ezer, polisin attığı gaz fişeğiyle başından ağır yaralanarak hastaneye kaldırıldı. Tedavisi yoğun bakımda sürüyor!”

Güvenlik kuvvetlerinin görevi “toplumsal güvenliği sağlamak” olarak biliniyor. Ama gelin görün ki, bu ülkede güvenlik kuvvetlerinden korunmak için bir başka güvenlik gücüne ihtiyaç var!

Özellikle Çevik Kuvvet adıyla bilinen toplumsal olaylarda görev yapan memurlar tam anlamıyla kontrolsüz bir şiddetin keyfi uygulayıcıları olarak, her seferde öne çıkıyorlar.
Mesela 1996’da gazeteci Metin Göktepe’yi bu birim içindeki kontrolsüz memurlar keyfi olarak döverek öldürdüler. Şimdikilerden farkı ise bu zalimler yargılandılar ve mahkûm oldular!

Çevik Kuvvet içinde görev yapanların yetiştiği Polis Okullarından birinde iki gün geçirmiş, kadın polislerle röportaj yapmıştım. Okul Müdürü Zeki Urgancıoğlu ile konuşurken ellerindeki “malzemeyi” şöyle anlatmıştı:

-Niye polis oluyorsun diye soruyoruz yüzde 90’ı ‘yapacak başka bir iş bulamadım’ yanıtını veriyorlar. Bu bizi kahrediyor!

Müdür Bey de bize bir soru yöneltmişti:

-Siz çocuğunuzun polis olmasını ister misiniz?

-Tabii ki hayır!

-O zaman bunlara katlanacaksınız!

Bir ölçüde haklıydı. Ama devlet bu çocukları hiç mi eğitmiyor?

Veya nasıl eğitiyor? Da, devlet memuru olmanın sorumluluğunu hiç taşımadan taraf olmuş bir militan gibi davranıyor?

Ellerindeki silahların insan öldürmek için değil, kitleleri dağıtmak için üretilmiş olduğunu üretici firmalar açıklıyorlar. Devlet de kullanma talimatları yayınlıyor. Hedefe değil, yere 45 derece açı yaparak havaya atılacak. Ama Çevik Kuvvet denilen, kontrolsüz kitlenin önündekiler tarafından insanların üzerine, hatta doğrudan kafalarına nişan alarak ateşliyorlar!

Neden böyle yapıyorlar?

Çünkü hiç yargılanmıyorlar. Devlet geleneksel “katilleri koruma” ilkesi gereğince onları sarıp sarmalıyor.

Toplamsal olaylarda görev sınırlarını aşan bu kişiler derhal yargı önüne çıkartılmalıdır. O zaman belki insan öldürmekten geri durabilirler. Ama bundan önce ülkenin başındaki kişinin ciddi bir rehabilitasyondan geçmesi gerekiyor! Ortadoğu ülkelerinde (Filistin, Mısır) kendisiyle gönül bağı olduğuna inandığı çocuklar için üzülüyor. Kendi vatandaşı çocukların öldürülmesinin polisin hakkı olduğunu aleni olarak söylüyor.

TBMM açık, siyasi partiler mevcut, gazeteler yayınlanıyor, televizyonlar haberleştiriyorlar… Ama Türkiye sanki kontrolsüz bir iç savaşın sürdüğü ülkelere benziyor. Bir tarafta silahsız savunmasız halklar var. Öbür tarafta her türlü donanımıyla “devlet” ve onu ele geçirmiş bir güruh… Önüne geleni vuruyor, öldürüyorlar!

Çevik Kuvvet birimleriyle bir “uzlaşma anlaşması” yapılsa hiç olmazsa:

-Çocukları vurmayın!

İçimizi temizliyorlar!

Bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü. En baştan tiyatro sanatına gönül veren tüm sanatçıları saygıyla selamlamamız gerekiyor. Onlar bu kahredici günlerde toplumun nefes almasını sağlıyorlar.

Temsillerine İstanbul’da devam eden Ankara Devlet Tiyatrosu Nikolay Vesilyeviç Gogol’un ünlü oyunu “Bir Deli’nin Hatıra Defteri”ni sahneliyorlar. Geçtiğimiz hafta sonu Üsküdar’daki Tekel Tütün Deposunda büyük sanatçı Erdal Beşikçioğlu’nun muhteşem performansını izledik. Cem Emüler’in yönettiği oyunun sahneye konuluşu, dekoru, ışıkları, sesleri ve genel olarak atmosferi karşısında büyülenmemek elde değil. Gogol’un oyunu hayli eski zamanlara ait. Ama aradan geçen bunca yıla karşın (1840) seyircileri etkileme gücünden hiçbir şey yitirmemesi onun ne kadar güçlü bir metin olduğunu gösteriyor. Oyunun gücü ile oyunculuğun niteliği de doğru orantılı olduğunu daha iyi anlayabiliyorsunuz. Emeği geçen herkesin hakkını teslim etmek gerekiyor. Ama, oyuncu Erdal Beşikçioğlu’nun sanatçı kişiliği sizi alıp götürüyor. Nefes nefese izliyorsunuz. Bir iş makinesini sahne haline getirmek için ancak sanatçı olmak gerekiyor! Erdal Beşikçioğlu’nun can güvenliğini de riske ederek oynadığı “Bir Delinin Hatıra Defteri” günümüze de uzanıyor. Bürokrasinin kahredici gücü karşısında insanların ne hale gelebildiğini izleyerek görüyorsunuz.

Erdal Beşikçioğlu bu oyunda sadece tiyatrocu değil aynı zamanda çok atletik bir “trapez sanatçısı” olduğuna tanıklık ediyorsunuz. Öyle sahneler var ki, zeminden 4-5 metre yükseklikten düşüp bir kaza meydana getirecek diye yüreğiniz ağzınıza geliyor!

Sahnede “bir deli” olduğundan mı nedir bilemiyorum, oyun sonrasında Erdal Beşikçioğlu’nu kutlamak için kulise gittiğimizde aklımıza şu soru geliyor:

-Başbakan Devlet Tiyatrolarının hiçbir oyununu izledi mi?

Beşikçioğlu gülüyor, “bize hiç gelmedi, özel tiyatrolara gitti mi bilmiyorum” diyor.

Gazeteci münafıklığımızı da yapalım: Oyun kitapçığında kurum ve oyun ile ilgili herkes için bir sayfa ayrılmıştı. Sadece oyunun motoru olan oyuncu Erdal Beşikçioğlu’nun kariyerine ilişkin tek satır yoktu! Bunu da belirtmeden geçmeyelim.

Yazının girişine dönerek noktayı koyalım. Bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü. Özelde tiyatrocular, genel de tüm sanatçıları bir kez daha saygıyla selamlayalım. Siyasetin topluma zerk ettiği onca zehre karşın onlar bütün güçleriyle toplumun ruh sağlığını savunuyorlar:

-İçimizi yıkayıp temizliyorlar!