KİM BİLİYOR?

Eski bir fıkradır, ülkenin kuş uçmaz-kervan geçmez bir sınır bölgesinde vatani görevini yapan asteğmen karakoldaki uyanık İstanbullu çavuşunu yanına çağırıyor:

-Oğlum buralarda pavyon, konsomatris, genelev falan var mı?

-Valla hiç yok komutanım.

-Eee siz ne yapıyorsunuz?

-Bölüğün aşçısı var! Onunla idare ediyoruz…

-Defol git çabuk!

Aradan altı ay geçiyor. Asteğmen yeniden çavuşu çağırıyor:

-Bölüğün aşçısı duruyor mu?

-Duruyor komutanım terhis olmadı henüz…

-İyi! Ama kimsenin haberi olmayacak tamam mı?

-Valla 7 kişinin haberi olur bu işten!!!

Asteğmen şaşırıyor:

-Niye ulan?

Çavuş esas gerçeği o zaman açıklıyor:

-Siz bileceksiniz bir, ben bileceğim iki, aşçı bilecek üç…

Asteğmen araya giriyor:

-Eee, tamam değil mi?

-Dört kişi de kollarından, bacaklarından tutacak, etti yedi!..

Bazen sizin çok gizli-kapaklı yaptığınızı sandığınız işleri belli sayıda insan öğrenir.

Türkiye 17 Aralık 2013’ten itibaren büyük skandallar yaşadı. Bunların hepsinin tam orta yerinde iktidar partisi ve onun lideri yer aldı. Yapılan araştırmalarda denildi ki, AKP tabanı sosyal medya ile ilgili olmadığı için bu durumdan pek etkilenmedi.

Ama ortada büyük bir gerçek duruyor. Can Dündar’ın Artı 1 TV’de gösterilen “Erdoğan’ın En Uzun Günü” adlı belgeselindeki her şey Türkiye’de oldu! Varsın çoğunluk bunu bilmesin.

Sayalım bakalım bu aleni “toplamsal tecavüzü” kimler biliyor: Bu telefonları edenler, paraları sıfırlayanlar, kutulara yerleştirenler, onları takip edenler, yasal işlemlere başlayanlar, bunları görüntüleyenler, bunları sosyal medyada paylaşanlar biliyorlar.

Bir de Twitter ve YouTube biliyor!

Yetmez mi?

Resmi görüşler, fiili durumlar

Türkiye’de en çok şikayet edilen mevzuların başında devleti yönetenlerin halktan sakladığı gerçekler konusundaki tavrı gelir.

Devleti yönetenler düzenli olarak yalanlar söyler! Bunun kılıfı da hazırdır:

-Ülke menfaati bunu gerektiriyordu!

Bu çok önemli değil, çünkü bunları biliyoruz.

Söz konusu mekanizmaya karşı mücadele edenler, aynı yöntemleri kullanabilirler mi?

Elbette hayır!

Peki, bu yapılabiliyor mu?

İşte bunun sahici cevabı sıkıntı yaratır!

Günün koşulları(!) gereği bazı şeyler bütün açıklığıyla ortaya konulamayabilir!.. O zaman devletin ezici mekanizmasına karşı mücadele eden yapılar belli bir süre sonra aynı mekanizmanın başka bir versiyonu olup, çıkmışlar!

Yıllar önce devrimci bir yayın organının akıl-fikir toplantısı yapılıyordu. Yayının merkezinde, çevresinde, yakınında, uzağında olan herkes bir araya gelmişti. Söz alanlar “ben dışarıdan biri olarak” diye vurgu yaptıktan sonra, kendince yapılması gerekenleri anlatıyordu.

Söz en tepe yöneticiye geldi. Herkes onun “gerçek yönetmen” olduğunu biliyordu. Ama o da sözlerine şöyle başlamayı seçti:

-Ben de dışarıdan biri olarak..?!!

Tıpkı devletin yaptığını yapmış, bizlerden “aptal olmamızı” istemişti!

Zülfü Livaneli kitlesi

Bu yazı haliyle okunduğundan bir gün önce yazılıyor. Herkes sandıklara gidiyor ya da geliyor. Bir yerel seçim ama asla sadece belediye başkanları seçilmeyecek!

1989 Yerel Seçimlerinde ANAP uzun iktidar yıllarından sonra ciddi bir oy kaybı yaşamıştı.

Ama Meclis aritmetiği değişmemişti. Süleyman Demirel’in yorumu şöyleydi:

-Bu seçimler Karakoçan’da Abdülselam Çiçek Belediye Başkanı olsun diye yapılmadı!

30 Mart 2014 Yerel Seçimleri de benzer bir vaziyet arz ediyor.

Yerel seçim denildiğinde akıllara öncelikle 1994 geliyor. O tarihte İstanbul’da SHP Zülfü Livaneli, ANAP İlhan Kesici, DYP Bedrettin Dalan, CHP Ertuğrul Günay ile sandığı gitmişti. Seçimi Refah Partisi adayı Recep Tayyip Erdoğan kazanmıştı!

Erdoğan Başbakanlığa tırmandı, ülkenin halini herkes görüyor. Zülfü Livaneli ise bir süre daha siyasetin dehlizlerinde kaldıktan sonra bırakıp sanatına döndü. Tek kişilik bir akademi halinde sürekli olarak üretti.

Şarkılar, satış rekorları kıran romanlar, filmler, film müzikleri, tiyatro oyunları, gazete yazıları ve efsane konserler!

Geçen hafta sonu Bostancı Gösteri Merkezi’nde görkemli bir konser veren Zülfü Livaneli “ben bu işe 1974 yılında başladım” dedi:

-Şarkılarımda türkülerimde hep gelecek güzel günlerin umudunu dile getirdim!

Sonra durdu, günümüze uzandı:

-Aradan 40 yıl geçti, yine aynı umudu taşıyorum, bu inançla karşınızdayım!

İnanılmaz bir coşkuyla alkışlanıyordu. Ama bu zor ülke ondan da bir şeyler alıp götürmüştü. Perdede Berkin Elvan’ın görüntüleri vardı. Livaneli “Memik oğlan” türküsüne başladı:

-On dört yaşım diken ile kaplanmış/Göz ucuma karıncalar toplanmış!

Birden sesi çatallaştı, yutkundu, türküyü vokallerine bıraktı bir süre, gözlerinden yaşlar akıyordu!

Ülkemiz Nazım Hikmet’in dediği gibiydi:

“Bu cennet, bu cehennem bizim!”

Livaneli’nin yola çıktığı1974’ten 2014’e kadar kimler için gözyaşı dökmemiştik ki?

Hepsinin bir karşılığı vardı, Livaneli’nin repertuarında… Konserlerinde 1970’lerin gençleri de vardı, 2014’ün gençleri de… Bu yelpazeyi ancak büyük bir sanatçı ve onun güçlü sanatı toplayabilirdi.

Liseli torunuyla birlikte Livaneli Şarkılarına eşlik eden dev korunun içinde bulunan beyaz saçlı adam, arada yanındakine dönüp şöyle diyordu:

-Bu adam, bu ülkede insanlığın en üst halini temsil ediyor!…