KÜTÜK BİLE DEĞİLSİNİZ, KÜTÜK!

2007 yılında, Destina* başlıklı romanımın çevre kurgusu için Kıbrıs’ı “sınıraşırı” dolaşırken kefşettiğim bir ağaçtan çok etkilenmiştim.

Kıbrıs’ın yegane ormanlık bölgesi, belki de Rum kesiminde kaldığı için pek yolunmamış Troodos dağlarıdır… Tarih boyunca denizaşırı güçlerin işgaline uğrayan adanın en eski kiliseleri, talan ve yağmadan korunmak için bu dağların tepelerine yapılmıştır. İşte o kiliselerden biri, UNESCO’nun dünya kültür mirasına kayıtlı Panaghia Tu Araka olup, 1191 yılında inşa edilmiştir. Sade görünümüne karşın eşsiz değerde Bizans freskleri barındıran kilisenin, dokuz yüz yıla yakın bir ömrü hiç yıpranmadan geride bırakmış olması, yeterince şaşırtıcıdır. Ancak daha şaşırtıcı olan, Panaghia Tu Araka kilisesinin dışındaki bir meşe ağacıdır…

***

Türkçesi “domuz dalı” demek olan Gurunoklado diye anılan devasa meşenin, en az 900 yaşında olduğu biliniyor.

Belki kilise yapılmadan önce de vardı, belki mabedin temeli atıldığında dikildi. Belki çağlar boyu kesilen günahkar kafalar dallarına asıldığı için Gurunoklado, adı verildi.

Öyle ya da böyle, zamana meydan okuyan ulu meşeden, Destina’ya şu satırlar düştü:

Daryal, meşeye yeniden, ulu bir bilgeyi seyreder gibi baktı. “Bu ağaç burada Osmanlı İmparatorluğu kurulmadan önce vardı. Bizans’ın çöküşünü, Osmanlı’nın gelişini de, gidişini de gördü. Adanın bölünmesine de tanıklık etti, birleşmesine de…” diye düşündü hayretle.

Adanın bölünmesi tamam da, “birleşmesi” sözüne takılmış olabilirsiniz. Destina, 2016 yılında geçen bir kurgu.

Türkiye’nin parçalandığı, Kıbrıs’ın da birleştiği varsayılan bir hayal ürünü… Oysa T.C. ile KKTC ilelebet yekpare ve payidar kalacaktır, hepimiz biliyoruz, değil mi???

***

Meğer İzmir’in özgür insanlar yetiştiren mucize topraklarında, Kıbrıs’taki kadim meşeden daha da yaşlı bir çınar varmış da ben bilmezmişim!

Cumhuriyet’in 2 Nisan tarihli sayısında okuduğum en mutluluk verici haberdi: Buca Kaynaklar’da koruma altına alınan 6 tescilli ağaçtan biri, 30 metre boy ve 4 metre çapındaki anıt ağaç, kovuğunda ayakkabı tamirciliği yapıldığı için “Kunduracı” diye anılan çınar, yaklaşık bin yaşındaymış!

Şöyle bir durup, ulu çınar Kunduracı’nın on yüzyıldır süren yaşamında ne imparatorlar, ne krallar gördüğünü ; kaç kuşak insanı, hangi hanedanları, hatta devletleri gömdüğünü bir düşünün…

Kunduracı’nın topraktan fışkırdığı varsayılan 1014 yılında, doğduğu yurt, Doğu Roma’ydı. Çağrı bey komutasındaki Oğuz Türklerinin Doğu Anadolu’ya keşif seferi yapmasına 4 yıl vardı. İznik merkezli Selçuklu devletinin kurulduğu yıl, Kunduracı çınarı o çağlarda ortalama insan ömrünü çoktan aşmış, 57 yaşındaydı. Osmanlı devleti oluştuğunda çoktan “ulu” sıfatını kazanmış, 285 yaşının bilgeliğiyle bakıyordu fetihlere, metihlere… Fatih’in orduları İstanbul surlarına girdiğinde 439 yıllıktı, Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, 909.uncu yaşını geride bırakmıştı.

***

Hiç kuşkunuz olmasın ki Kunduracı çınarı, günümüzde makam, güç ve para için yapmayacağı hiç bir kötülük, sahtekarlık, gaddarlık olmayan modern sultanları da gömecek, onların topladığı ganimeti sıfırlayan lanetli zürriyetlerini de…

Ey hırsı vicdanını boğan beyler, ağalar! İmparatorluklar doğurup batırmış bir çınarın yüce gölgesinde, sizler kütük bile değilsiniz, olamazsınız. Meşelerin, çınarların kalıcılığına aşılıyor, hep aşılacak, geçiciliğiniz.

Belki de bu yüzden ağaçları ve ormanları sevmiyor, dokunduğunuz her doğa parçasını tarümar ediyorsunuz. Çünkü ruhunuz çöl. Siz çölsünüz. Çöl de siz.

*Literatür Yayınları, 2008

Çağ atlayacak bir iş yapmak için, bir ağaç ekmek gerekir.
Caecilius Statius

“G” NOKTASI

Güleyim mi, ağlayayım mı, bilemiyorum… Ama imkansızı başardığım ve bir arada anılmaktan nefret eden Adnan Oktar ile Fethullah Gülen’in hiç olmazsa şahsıma karşı birleşmesini sağladığım anlaşılıyor!

24 Temmuz 2013’te yayınlanan “Dünya Yalan, Narkoz Şirketten” başlıklı makalemden ötürü açtıkları iki davada, her ikisi de 1 yıldan 2 yıl 4 aya kadar hapsimi istiyor. Davacıların gerek parasal, gerekse örgütsel gücüne bakınca, ben de ister istemez, “vay neymişim…” oluyorum. Böyle güçlü errkekk muktedirleri, bir kadının tek yazıyla can evinden vurması kolay mı? Keskin söz nişancısı, olduğumu falan düşünmeye başladım. Neyse. Gezen hafta ifade verdiğim Adnan Oktar’ınkinden sonra, şimdi sıra Fethullah Gülen’in dava duruşmasında.

8 Nisan salı günü saat 10’da, Çağlayan Adliyesi 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkacağım.

Yanımda olmak isteyen okurlarım, adliye danışmasına mutlaka mahkemenin yerini sorsunlar. Geçen hafta koridorlarda yolunu bulamayanlar oldu çünkü.