İRADENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Nerede ve hangi koşullarda olursa olsun, bir insanın yaşamını yönetmek ya da değiştirmek için kullanabileceği iki koz vardır : İrade ve şans.

Kimimizin hem iradesi vardır hem de şansı ; ama çoğumuzda ya biri vardır, ya öteki…

Dünyayı ölçek alırsak, her ikisinden yoksun olanlar elbette çoğunluktur. Ama bu yazının konusu, akıntıya kapılan o çaresizler değil. Ya şans eseri, ya da iradeyle kıyıya çıkmayı başaranlar.

Şans nedir ?

Örneğin asgari bir zeka ve pek vasât göstergelerle, ama muktedir bir babadan doğmak ; babasının kurdurduğu vakfın başına getirilip, milyon dolarlık bağışları evinde
depolamaktır, şans… Paraları bir gecede sıfırlamak gerektiğinde ise, ona buna emaneten dağıtırken dökülen terlere de bu kapsamda, babaya biat şanssızlığı denilebilir!

Böyle bir şansı doğuştan yakalayan kişiler, elbette irade gereksinmez. Zaten irade, asgari zeka ve azami vasatlıkta üremez. İradenin ürediği yerde de babaya biat, şans sayılmaz, ama neyse…

***

Peki irade nedir? En olumsuz koşullarda bile insanı kafasına koyduğunu gerçekleştirmeye iten kararlılık, nasıl bir enerjidir?

Elbette kişisel hırsları uğruna halkını yandaşları ve “ötekiler” arasında bölen, iktidar olmak ya da kalmak için gözü kan dökecek, devleti batıracak kadar dönen ve zaten çekiş gücü zulasına attığı ya da dağıttığı $ oktanıyla ölçülen muhteris muktedirlerin yengi iradesinden söz etmiyorum.

Akıntıya kürek çekerek, insanlığın alkışlayacağı bir başarı, kendisinden sonra gelenlere daha iyi bir yaşam hazırlayabilmek gibi soylu bir amaç peşinde gösterilen iradeyi sorguluyorum. Nasıl bir inanca dayanır böyle bir irade, hangi dinamodan beslenir?

Bilmiyorum. Ama Türkiye’de, böyle bir irade göstermenin çok zor olduğunu, çünkü bedelinin ağır ödetildiğini, hatta kırılamayan kimi iradelerin, kararlılıklarını hayatlarıyla ödediğini biliyorum.

Ve kanla, canla ödenen bedellere karşın hiç bir şeyin değişmeyip hatta daha kötüye gittiği bu ülkede ; bazen umutsuzluğa kapılıyorum. Kendi çapımda, karınca kararınca verdiğim mücadeleyi ne için, kimin için sürdürdüğüme, ben de bir anlam veremiyorum.

İradem ne işe yarıyor? Bana zaten zararı var, başkasına da yararı dokunmuyor, öyleyse niye diretiyorum?

***

İşte böyle bir yılgınlık zamanı karşıma, yarışmaya yarım saat kala kiralayabildikleri kontrbasla, Avrupa’da 5 ödül kazanan 5 konservatuvar öğrencisinin öyküsü çıkıyor.

Devletin itip kaktığı, yok etmek istediği bir sanat dalında, onca yoksunluğa karşı dünya çapında başarı gösteren bu gençler için mücadeleye değer, değil mi?

Onları çok iyi eğitmekle kalmayıp, uçak biletlerini cebinden alan Doç.Dr. Burak Karaağaç’ın işine inancı ve öğrencilerine güveni de zaten “irade”nin en soylu tanımı değil midir?

İrade gücüyle herkes, herşey olabilir. Ama sanatçı olunamaz. Raslantının genetik mucizesidir, sanatsal yetenek. Ya vardır, ya yoktur. Türkiye’de var olan sanat yetenekleri de yok edilmeye çalışılmaktadır.

Öyleyse, yıkıcıya karşı yapıcı irade zorunlu! Öyleyse mücadeleye devam…

İradenin büyüdüğü yerde, zorluklar küçülür.
Niccolo Machiavelli

“G” NOKTASI

Fethullah Gülen’in, ilk kez bir kadın yazara açtığı ve 1 yıldan 2 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle yargılandığım davada, beraat ettim. Geçen salı İstanbul 2. Asliye Ceza’da yapılan duruşmada beni yalnız bırakmayan TBB Başkanı Metin Feyzioğlu, TGC, kadim dostlarım Melih Aşık, Özlem Yüzak, Av. Suzan Yaltı ve haksız, hukuksuz, suçsuz olarak 6 yıldır yattığı Silivri zindanından yeni çıkan Tuncay Özkan ; ama en çok biri Samsun’dan gelen okurlarıma minnetim sonsuz… Cumhuriyet gazetesinin deneyimli hukukçusu, avukatım Bülent Utku’ya çok teşekkür ederim.

Duruşma hareketli ve bereketli geçti. Adliyeye soluk soluğa yetişen arkadaşım Orhan Bursalı, aynı mahkemede, aynı gün, aynı saatte davası olduğunu unutmuş! Bana destek vermek için girdiği duruşma salonunda hemen ardımdan yargılandı ve o da beraat etti, dolayısıyla sevincimiz ikiye katlandı.

Yıllardır, hemen her davamda yanımda olan Melih Aşık’a duruşmadan bir gün önce “Melih’ciğim küçücük bir kadınla ne kadar uğraşıyorlar…” dediğimde, “Onlar da küçücük bir kadın bizi ne kadar uğraştırıyor, diyor!” diye teselli etmişti. Duruşmadan sonra ise en ince espriyi yine o yaptı: “Bu beraat olmadı Mine, demek hakaret edememişsin!”

Fransız gazeteci ve hukukçu Sylvie Braibant, TV5Monde’un Kadın Dünyalılar sitesinde davayla ilgili bir makale yayımladı. Türkiye’de muhalif basını susturmak ve sindirmek için yargıyı bir taciz aracı olarak kullananları ihbar ettiği makalesini, “Mine Kırıkkanat’ın ileriyi gösteren işaret parmağını ve Fazıl Say’ın Türk Marşı’nı dünyada en iyi çalan ellerini kesmeye kalkanlar, bilsinler ki karşılarında bizi de bulacaklar!” diye bitirdi.

Evet, mücadeleye değer. Direnmeye devam.