VAR VE YOK İMPARATORLUKLAR

Çocukluk çağımda, babamın 1956 Macar ayaklanmasını anlatırken niçin gözlerinin yaşardığını anlamaz, çoook uzaklardaki Rusların, çook uzaklardaki Budapeşte’de yaptığı katliamın onu niçin böylesi duygulandırdığına bir anlam veremezdim.

Belki de bu uzaklık algısı, dünyanın o kadar da büyük olmadığını anladıktan sonra bile Budapeşte’yi ulaşılmaz kılmıştı gözümde. Gidip görmek için hiç bir çaba harcamadım.

Ta ki Sina ve Yunus Baydur, « Gelsene… » diyene kadar. Yunus, tıpkı babası Memet Baydur gibi ilgi alanı geniş bir yetenek. Budapeşte Üniversitesi’nden kimya mühendisliği diplomasını aldıktan sonra müzisyen olarak takılıyor, Macaristan başkentinde. Annesi Sina da büyükelçilikten emekli olduğundan beri, daha sık gidebiliyor yanına.

Meğer iki saatlik yolmuş Budapeşte ve Orta Avrupa’nın Berlin’den sonraki en büyük, tüm dünyanın da en güzel kentlerinden biriymiş !

***

Tuna’nın iki yakasına kurulu Budin ile Peşte’nin 1873 yılında birleşmesinin üstünden henüz 200 yıl bile geçmemiş. Ama her taşı, her tuğlasıyla, her sokak başında, Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun başkenti olduğunu anımsatıyor. Bırakın olağanüstü görkem ve güzellikteki emperyal sarayını, resmi binalarını, katedralini, operasını, sayısız müze, tiyatro ya da konser salonlarını ; yüzyılı aşkın her bina, apartmanlar, caddeler, sokaklar, hatta sokaklardaki rogar kapakları bile emperyal! En küçük, en gözden ırak ayrıntılarda bile ince el işçiliğini görüyor, estetik uyum titizliğini seziyorsunuz.

İşte tam da burada durup, kalıcılık ve geçicilik üstüne düşünmek gerekiyor.

Budapeşte’nin zaten 1867’den 1918’e kadar ömür süren Avusturya Macaristan İmparatorluğu’ndaki başkentlik geçmişi, sadece 51 yıl. Bugün dünyanın en güzel kentlerinden birisi sayılmasının nedenlerini, yani emperyal görkemi yansıtan tüm altyapı ve üstyapı mimarisi, bu yarım yüzyılda gerçekleşmiş.

Oysa Budin ile Peşte’nin 1526’dan 1686’ya kadar süren bir başka imparatorluk tarihi, 160 yıllık bir Osmanlı geçmişi de var. Ama bu emperyal geçmişin görkemi ya yoktu, ya da görünmüyor Macar başkentinde.

***

Macar diline ana, ata, sakal, papuç, elma, bıyık, cep, küçük, tepsi ve hatta kurultay kelimelerini miras bırakan Türklerden, bir hamam, bir de Gül Baba türbesinden başka bir şey kalmamış Budin ile Peşte’de.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Budapeşte’yi bombalayan müttefiklerin özel olarak Osmanlı eserlerini hedeflemediği düşünülürse, kuşkusuz Avusturya Macaristan imparatorluğu zamanında yok edilmişti, çoğu. Bu yıkıcılığın nedeni, belki de Osmanlı egemenliğinin toplumsal bellekte bıraktığı “acı hatırat”. Çünkü bugün bile “kötü”nün iki ölçeği var, genelinde Macaristan, özelinde Budapeşte’de: Türk ya da Çigan olmak.

Zaten ülkenin başında da ırkçı söylemi ve Rusya’ya yakınlaşma çabalarıyla Macaristan’ın üyesi olduğu AB’ni çıldırtan, milliyetçi muhafazakar Viktor Orban, var. İktidar, Çiganları hem kent, hem de toplum yaşamından dışlayan düpedüz ırk ayrımcı bir politika izliyor.

Neyse ki bizimkilere şimdilik ilişmiyor. Budapeşte’de yaşamaktan mutlu epeyce Türk var. Tarihteki Osmanlı kılıcının yerini de döner bıçağı almış. Kent tam anlamıyla Türk döner ve lahmacun büfelerinin istilası altında.

Zaten Budapeşte’nin tek çirkinliği, mutfağı. Dünyaca ünlü Tokay başta, şahane şaraplar ve salam çeşitleri üretilen ülkede, nereye giderseniz gidin, yemekler çok kötü. Oysa iyi yemek yapacak herşey var. Olağanüstü güzellikteki Budapeşte Hali, kentin hem en renkli, hem de mutlaka görülmesi gereken bir çekim merkezi.

***

Bigot Pavilon diye anılan ve baştan aşağı seramik kaplı “Uygulamalı Sanatlar” müzesini gezerken, “İslam Sanatı” sergisine denk geldim. Macaristan’ın en eski soylularından Esterhazy ailesinin 1650 yılından öteye oluşturduğu ve Macar devletinin 1870 yılında satın aldığı sanat koleksiyonuna ait İslam eserleri sergileniyordu. Aralarında birkaç parça Osmanlı ve inanılmaz ama doğru, Sultan Dördüncü Mehmet ve İkinci Murat’a ait silme altın üstüne firuze işli gürz, kılıç, kavuk tuğrası, mücevherlerle süslü eğer, hatta terlikleri vardı.

Ne Osmanlı sultanı, zaten ne de sarayı satmayacağına göre, Esterhazy prensleri bu eşyaları, savaş alanında yenilince bırakıp kaçan ya da zafer sevinciyle unutan sultanların ardından toplamıştı. İçim burkuldu.

Zaten Budapeşte’yi gezerken, hep içim burkuldu. Bizim 21.Yüzyıl’da ne kurmayı, ne korumayı bildiğimiz bir kent dokusunu, 19.Yüzyıl’da kurup, korumayı başardıkları için kıskandım.

Zaferi ilk varan değil, kalıcı olan kazanır.
ALFONSO CAYCEDO

“G”NOKTASI

İzmir’e yolcuyum. Bu güzel olduğunca özel kentin özgür insanları arasındaki okurlarımla, TÜYAP Kitap Fuarında buluşuyorum.

26 Nisan Cumartesi 16-18 ve 27 Nisan Pazar 16-18 saatleri arasında, Kırmızı Kedi Yayınevi’nin 609/B ve 207/B no.lu standlarında kitaplarımı imzalayacağım.