KİMİ BAYRAKLI, KİMİ TOMALI

İçinde bulunduğumuz haftanın sonunda 1 Mayıs İşçi Bayramı var. Herkesin yüreği ağzında… Neler yaşanacağı aşağı yukarı belli olmuş durumda. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB “1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacağız” dediler. İşbaşındaki AKP ise “Taksim’de olmaz” diye diretiyor. Sadece şu sorunun yanıtını izah edemiyorlar:

-Neden Taksim’de olmaz?

Her iki taraf da “hazırlıklarını” sürdürüyor. DİSK ve birlikte hareket ettiği kuruluşlar; pankartlar, flamalar, bayraklar, şarkılar, türküler, demokratik talepleriyle bir şenliğe doğru atılması gereken adımları atıyorlar.

AKP Hükümetiyse elindeki devletin en zalim gücünü olası bir katliam için gerektiği şekilde hazırlıyor. Taksim’de görev yapması için 50 adet TOMA’yı alana sevk edeceğini açıkladı. Daha şimdiden alanı çelik kafesler ile donatmaya başladı. Muhtemelen başka şehirlerden ek polis birliklerini de İstanbul’a yollayacak.

Neden?

İşçi Sınıfına Taksim’de 1 Mayıs kutlaması yaptırmamak için…

Taksim mevcut haliyle büyük ölçüde trafiğe kapalı koskoca bir beton yığını konumunda bulunuyor. Eğer burada bir kutlama yapılırsa normal hayat etkilenmeyecek. Ama AKP krize oynuyor!

Eskiden de 1 Mayıs için Taksim kapatılırdı. Taa 1979’dan beri böyle geldi… Askerler ve onların kontrolündeki hükümetlerin, işçilere olan hınçları böyle davranmalarını gerektiriyordu. O yıllarda siyasi İslamcı hareketler ve partiler de “zararlı akımlar” olarak kabul ediliyordu. Dolayısıyla işçi sınıfıyla ortak mağduriyet hattı oluşturuyorlardı.

İslamcılar AKP sayesinde kendilerini kurtardılar. Askerlerin yetkilerini ve etkilerini ortadan kaldırdılar. Bu dönemde 2010 yılı itibarıyla Taksim’i işçilere açıldı! Tayyip Erdoğan o yıl Meclis kürsüsünden kendisiyle iftihar ediyordu:

-Taksim’i 1 Mayıs’a biz açtık bizzz!

Hep şundan yakınıyordu: İktidar olduk ama muktedir değiliz!

Muktedir de oldular. Sonra eskilerin yerine kendileri geçtiler. Onların yaptıkları her şeyi de üstlendiler.

Şimdi polislerini hazırlıyorlar. Bayrakları, şarkıları, türküleriyle Taksim’e yürüyenlerin üzerlerine tazyikli su sıkmak, plastik ve hakiki mermi atmak, gözlerini oymak, gaz fişekleriyle komaya sokmak, gerektiğinde de gözlerini kırpmadan öldürmek için eğitim yaptırıyorlar.

Halka karşı açılmış bir savaşın çarpışma bölümünü düzenliyorlar:

-1 Mayıs’a hazırlanıyorlar.

Yazıklar olsun!

Pala Hayriye

Yazar Figen Şakacı ilk kitabı “Bitirgen” çıktığında “daha durun arkası var” diyordu. Bir kadının büyüme maceraları, ikinci kitapta “Pala Hayriye” ile 1990’ları tarayarak geçiyor.

Elbette arkası var. Çünkü Figen Şakacı o zaman açıklamıştı:

-Bu kitaplar bir üçleme olacak.

Figen Şakacı’nın anlatım dili okuyucusunu içine çekip alıyor. Okur bir anda Pala Hayriye’yle özdeşleşip, onun zorlu hayat yolculuğunun yan koltuktaki dostu oluveriyor.

Hayriye’nin şöyle bir salınarak geçtiği güzergâha isyan edecek okurun, “dur bi otur da nefes al kızım” diyesi geliyor. Ama Figen, nefes aldırmadan okutup sizi kitabın son sayfasına getirip park ettiriyor!

Sonra geriye doğru sarmaya başlıyorsunuz. Türkiye’nin 1990’lı yıllarında neler yaşanmıştı? Bu karmaşık dönemde genç insanlar hangi hayallerle büyüyüp, nasıl duvarlara toslamak zorunda kalmışlardı?

Pala Hayriye bir kadın kahraman olması nedeniyle yolculuğunu kadınların üzerinden anlatıyor. Ama asla sadece tek başına bir kadın yok, pek çok kadın ve erkek de Hayriye’nin geçtiği yolları arşınlamak zorunda kalıyor.

Figen Şakacı’nın kalemi büyük bir edebi lezzet sunuyor. Aynı paragrafın içine o kadar çok ve farklı betimleler sığdırmış ki, “bir dakika ben bu cümleyi bir kenara yazayım” diyorsunuz. Sonra da vazgeçiyorsunuz. Eğer devam ederseniz, kitabının tümünü yazmak zorunda kalacağınızı fark ediyorsunuz!

Nail Güreli Ağabeyimiz, her yeni kitap çıktığında “Tahili açık olsun” der… Bu bir yayıncı dileğidir. Hikâyesi talihsizlikler içinde gelişen Pala Hayriye’yi de aynı dilekle selamlayalım.

‘Arabadan in, bisiklete bin!’

Kadıköy Caddebostan’da cumartesi günü (26 Nisan) yaklaşık 200 kızlı-erkekli bisikletli genç Migros’un önündeki ışıklara geldiklerinde, durup, bisikletlerini havaya kaldırdılar. Ve hep birlikte haykırdılar:

-Arabadan in/bisiklete bin!

Sonra bu sloganı yol kenarındaki kafelerde oturanlara tekrarlattılar, büyük bir destek ve alkış alarak yollarına devam ettiler.

Bisiklet yolları bakımından Türkiye’nin “en şanslı” kenti olan İstanbul’da doğru dürüst bisiklet yolu hâlâ yok! Sahilde bir şerit var ama o sportif yol kategorisinde kabul ediliyor.

İnsanlar evlerinden bisikletle çıkıp iş yerlerine, okullarına gidip gelebilecekleri bir düzen ne yazık ki bulunmuyor.

Kadıköy’de Çifte Havuzlar ile Kızıltoprak arasında ve Kızıltoprak ile Fenerbahçe sahiline doğru mavi şeritli çift istikametli bir bisiklet yolu yapıldı. Motorlu araçlar bu yolu kullanıyorlar. Kullanmadıkları zamanlar da oluyor: O zaman da park ediyorlar!!!

Vapur iskelelerinde, metro duraklarında geniş, güvenli bisiklet parkları ne yazık ki yok!

Bisiklet sevdalıları “bisiklet sınıf geçme hediyesi değildir” diyerek anlatmaya çalışıyorlar:

-En sağlıklı ulaşım aracıdır!