«KÖPRÜ» DEN AKIP GEÇEN ZAMAN

İstanbul’un merkezi neresidir? 
Bu sorunun cevabı güç: Öyle herkesin kabul edebileceği bir yanıt vermek kolay değil. 
İstanbul yedi tepe üzerine kuruluyken yanıt belki kolaydı ama şimdiki gibi 77 dalavere üzerine kurulu bir megapol olunca artık İstanbul’un merkezini söylemek olanaksız. 
Yaşamımın Kadıköy’de geçen ilk döneminde benim için İstanbul’un merkezi “köprü”ydü.
Kadıköylüler, o zamanlar İstanbul’a gitmez ya da geçmezler, “İstanbul’a inerlerdi.” 
O yıllarda İstanbul’a “inildiğinde” ilk adım atılan yer de “köprü” olurdu. 
Şimdi “köprü” de tek başına bir anlam ifade etmiyor. Köprü ama hangisi? Oysa 29 Ekim 1973’e kadar köprü dendi mi, tek bir şey, Galata Köprüsü anlaşılırdı. Köprü garip bir şekilde eski İstanbul ile yeni İstanbul’u birbirlerine bağlardı. Kökenleri, âdetleri, gelenekleriyle birbirinden farklı iki İstanbul köprü üzerinden birbirleriyle temasa geçerlerdi. 
Köprü; adeta doğu ile batı arasında köprü ülkenin, Avrupa ile Asya arasında köprü metropolünün, eskiyle yeni arasındaki köprüsüydü.

***

Evden okula, sinemaya, maça, Beyoğlu’na hep oradan giderdim. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin İstanbul’unun giriş kapısıydı köprü. 
Tabii sözünü ettiğim köprü, Haliç üzerinden kurulmuş, diğerleri içinde ömrü en uzun olan beşinci köprüydü. 
Nice pazartesi sabahı, o köprü üzerinde bekledim, kurbanlık koyun tevekkülüyle Ortaköy-Aksaray veya Bebek-Eminönü tramvayını. 
Nice sonbahar, o köprünün altındaki manavdan aldım sonbaharın damağa yapışan tesellisi hünnapları. Uskumruların sarılı olduğu kese kâğıdının üstünde, dış politika yazımı görüp de, kendimi ilk kez gazeteciden saydığımda da balıkları yine o köprüye bağlı bir sandaldan almıştım. 
Çocukluğumun henüz okul gölgesi düşmemiş azade döneminde, “dev adam” Uzun Ömer’i, o köprünün altındaki piyango gişesinde görmüştüm. 
Eşref Şefik’in güzel demler geçirdiğim meyhanesi de o köprünün Haliç’e bakan tarafındaydı.
Ve Kemalettin Tuğcu’nun “Köprüaltı Çocukları” o köprünün altının çocuklarıydılar. 
O köprü 1994’te tarihe karıştı.

***

Hayat sürdükçe çare tükenmez. Ben de son zamanlarda, eskiyi hatırlayıp, hazlarını yeniden hissetme yanılsamasını arada yaşıyorum. 
Günlerin uzamaya başladığı şu sıralar Karaköy’deki Kadıköy vapur iskelesinin arkasındaki Otel Hettie’nin en üst katına çıkıyor, Mustafa Bekdaş’ın işlettiği “Galatalı”nın, Sarayburnu’na, Topkapı Sarayı’na, Ayasofya’ya Eminönü’ne, Mısır Çarşısı’na, Süleymaniye’ye Haliç’e, Galata köprüsüne nazır masalarından birine oturuyorum. 
Önce Kadıköy yılları alışkanlığıyla, oradan doğru gelen vapurlardan birini şavulluyorum. O sırada beyaz peynir, turşu ve mezelerim de gelmiş oluyor. 
Ben de hayalimden, Kadıköy İskelesi’ni, çoktan eskisiyle değiştirdiğim köprüye bağlı haline getiriyorum ve yanaştırdığım vapurdan inip, önce, Uzun Ömer piyango gişesinin önünden geçerek, kalabalığa karışıyorum.
Güneş batmak üzeredir, ben köprünün hem üstünde, hem altındayımdır, hem de tepeden kuşbaşı İstanbul’u seyrediyorumdur artık. 
Aşağıdan kimler geçmez, Orhan Veli’ler, Nâzım Hikmet’ler, Melih Cevdet’ler, Sait Faik’ler… Arada beni elimden tutmuş tramvay durağına götüren, annemi de paltosu ve şapkasıyla, genç kız görüntüsüyle fark eder gibi oluyorum, sonra birkaç yıl öteye sıçrayıp, belleri ince bakır kemerli, juponlu fırfır etekli kızlara geliyor geçit sırası ve ben ne içinde oluyorum zaman ile mekânın ne de dışında. Çok yürüyorum, hiç terlemiyorum. Bir anda kâh Eminönü’nde oluyorum, kâh Galatasaray’da, arada Domuz Sokağı’ndaki birahanede veya Atlantik’te buz gibi TEKEL birası içiyorum.
Gece ilerleyip, zinde delikanlı, “Eyvallah”ı çekip ayrılınca, ben de yorgun ihtiyarı arabayla eve götürüyorum…