KÖMÜRÜN ÇOCUKLARI!

(Bu uzun makale National Geographic Dergisi için yıllar önce yazıldı. Zonguldak’ta madenciler, madenci eşleri, aileleri, çocukları ile konuşularak 15 günde tamamlandı. Ama elbette 15 günlük bir çalışma değildir. Gazetecilik kıdemi + 15 gün olarak hesaplanmalıdır. Maden işçiliği, maden kazaları nasıl birbirinin aynısı ise büyük kazalar sırasında ve sonrasında yaşananlar da aynıdır. 1992 Zonguldak Kozlu’da 293 ölümlü kazadan sonra neler yaşandıysa Soma’dakiler de yaşayacaklar. Buna kader de deniliyor, kadersizlik de…)

Yeşil gözlü genç kadın evinin mutfağıyla salondaki masamsı büyük sehpa arasında mekik dokuyor. Her seferinde elinde iki tabakla mutfaktan dönüyor. Siyah ve yeşil zeytin, beyaz peynir, kaşar peyniri, tereyağı, kendi yaptığı ev reçelleri, dilimlenmiş, domates, salatalık, biber, haşlanmış yumurta ve taze ekmekle, masayı donatıyor. Dokuz yaşındaki Melike Nur küçük adımlarıyla annesine yardım ediyor. Becerikli karısının hamaratlığını gururla izleyen Musa Aydın, çaydanlığın demliğini eline alıyor, ince belli bardakları yarısına kadar dolduruyor. Diğer yarısını da sıcak su ile takviye ederken “Hadi Meryem, sen de gel otur artık” diyerek kahvaltıya başlama vaktinin geldiğini bildiriyor. Meryem, kendi yarattığı görkemli sofraya otururken, kocasına sevgiyle gülümsüyor. Sonra domates tabağının üzerinde gezdirdiği tuzlukla birlikte, Zonguldaklı kadınların ortak kadersizliğini masaya serpiyor: “Madenci kızı oldum ama asla madenci karısı olmayacağım diyordum.”

MADENCİ KIZI-EŞİ

Meryem, belki de büyük konuştuğu için bir madenciyi sevip, evlendiğini düşünüyor. Annesi ve ablalarıyla birlikte yaşadıklarını özetlerken, madenci elbisesi yakamamaya ahdettiğini söylüyor. Esas madenci karısı-kızı olmanın çilesiniyse sona saklıyor: “Bir de ocaktan bugün sağ çıkacak mı? Babamda bunu yaşadım kocamda yaşamak istemiyordum. Ama kader işte bir madenciyle evliyim, o korkuyu yine yaşıyorum!”
Meryem’in korkusu, kocası Musa’yı on üç yıl önce lise öğrencisi olduğu sırada yakalıyor. 3 Mart 1992 günü Zonguldak kömür havzasının iki yüz yıllık tarihindeki en büyük grizu patlaması Kozlu’daki Uzun Mehmet kuyusunda meydana geliyor. O sırada sokakta arkadaşlarıyla top oynayan Musa, koşarak ocağı tepeden gören arsaya geldiğinde babası Mehmet Aydın’ın çalıştığı kuyudan alevler çıkmakta olduğunu görüyor: “ İnsan o ocaktan kimsenin sağ çıkamayacağını düşünüyor. Ama yine de bir umutla işletmenin kapısına yığılıyorsunuz.”

YAŞIYOR HABERİ İÇİN

Tıpkı Gülsün Kaplangil gibi… Patlama sesiyle birlikte Türkiye Taş Kömürü Kurumu Kozlu Müessese Müdürlüğü’nün kapısına yığılan kadınların en önünde o yer alıyor. Sonra farklı bir nedenle önlerinde olacağı kadınların arasında, “ölüm ocağın” kapısında umutla eşinden “yaşıyor” haberi almak için bekliyor.

Grizu patlamalarında ölen, maden işçilerinin aileleriyle görüşüyoruz. Sabah kahvaltısını şehit madenci oğlu Musa Aydın’ın evinde yaptıktan sonra Gülsün Kaplangil’e gidiyoruz. Ortanca kızı Ceyhan’la birlikte yaşayan Gülsün eşi Celal Kaplangil’in bakım atölyesinde çalıştığı için olağanüstü bir şey olmadan “aşağı” inmediğini söylüyor: “ O gün (3 Mart 1992 Salı) ocağa inmesi gerekiyormuş. Birlikte kahvaltı ettik. Karşılıklı oturup birer sigara içtik. Akşam yedi buçuk sekiz de çıkacağını söyledi. Çıkarım dediği saatte grizu patladı!”

Gülsün eşinin ölümünü ancak iki ay sonra kabul edebiliyor. O hale geliyor ki, psikiyatrisine “beni uyutun, uyandığımda her şey yeniden başlasın” diye yalvarıyor. Doktor ise “bunu ancak sen yapabilirsin” diyor. O da kendisine bir uğraş buluyor: Şehit Madenci Aileleri inisiyatifini kuruyor. Kendi kocasıyla birlikte ocakta yanarak kömür haline gelmiş, kömür işlerinin vicdanı oluyor. Hak mücadelesinde mahkeme salonlarından, sendika toplantılarına kadar her yerde onun çığlığı yankılanıyor. Bir keresinde kadın yargıç azarlayarak duruşma salonu dışına çıkartmak istiyor. Gülsün, “hayır” diye haykırıyor: Kocamı madende bırakanlar, beni bu salondan çıkartamazlar!

BU ÇOCUK KİMİN?

Kaplangil öylesine coşkulu anlatıyor ki, 13 yıl önceki grizu evin salonunda bir kez daha patlıyor. Acılar bütün zalimliğiyle ortaya saçılıyor. Gülsün’ün gözleri nemleniyor, kızı Ceyhan sessizce ağlamaya başlıyor. Tolga Sezgin fotoğraf çekemiyor, gözleri kıpkırmızı. Artık ben de not alamıyorum.

Bu türden facialarda acılar, olay anıyla sınırlı kalmıyor. Tersine artçı acılar, yola çıkıyor.

Grizu kazaları sonrasında ölen madenci eşlerinin “kıymetleri” artıyor, en yakınları için bile “menkul değer” haline geliyorlar. Madenci dulu, çok genç ve de çocuksuz ise ailesi, “kaza tazminatı” ile birlikte kızlarını geri almak istiyorlar. Diğer taraf ise ölen oğullarının “tazminatıyla” beraber gelinlerini bağırlarına basıyorlar. Küçük oğullarını, imam nikahıyla ağabeyinin dul eşine koca diye takdim ediyorlar. Bir de acıların “çoğalması” var. Gülsün, ölen bir madencinin eşiyle görüşmek için köydeki evine gidiyor. Kazanın üzerinden 11 ay geçmiş. Dul kadının kucağında yeni doğmuş bir bebek duruyor. Hışımla “bu ne?” diye sorduğunda kız başını öne eğiyor, sadece “kayınbiraderimden” diyebiliyor.

(Not: Bu yazının uzun versiyonunu nazimalpman.com.tr adresinde bulabilirsiniz)