OYSA…

Sevgili,

Pazar günleri günlük siyasetin sınırlarından içeri sızmamaya özen gösteriyorum bildiğin gibi, diyalogumuz daha ziyade sohbet çerçevesi içinde kalıyordu.

Ama bu kez, yaşanan acının büyüklüğü, insanların hiç de kader olmayan durumları karşısında onu kader kılarcasına ahmaklaşan umarsızlığımızın yol açtığı utanç yukarıda sözünü ettiğim mülahazaları geçersiz kılıyor.

Şimdiye kadar yaşanan maden kazalarından ne hesap sorabildiğimize ne de ders aldığımıza göre, Soma’da yitirdiklermiz karşısında, başımızı eğip itiriaf edebiliriz:

-Bu olaydan hepimiz sorumluyuz, dolayısıyla hepimiz kaatiliz.

Öyle ya demokrasilerde hesap sorulamıyorsa eğer, sorumlular hesap sorma durumunda olanlardır. Henüz öyle bir hesap sorulmadı.

Hesap verme konumununda olanların da azgınlaşıp etrafa saldıracak cüreti bulmalarının nedeni bu.

Ölümlere yanıyoruz, ama ölümler kadar yanmamız gereken başka bir husus da, ölümlere karşın bir şeyin değişmemesi değişmeyecek olması olmalı.

Ünlü Macar şairi Petofi Şandor’un bir şiirindeki “meçhul asker” öldüğünden çok , evladına böyle bir dünya bıraktığına yanar.

Bizde de son acı, bazı yanlışların düzelmelerine vesile olabilirdi.

***

Türkiye bugün tarihinde şimdiye dek görmediği ölçüde büyük bir bölünmüşlük ve parçalanmışlık olgusuyla karşı karşıya bulunuyor.

Kastettiğim bize oy verenler ve vermeyenler diye iktidar tarafından yapılan ve gittikçe keskinleştirilen ötekileştirme eyleminin sonucu olan bölünmüşlük. Benzerini, tıptı Demokrat Parti döneminde Adnan Menderes’in Vatan Cephesi uygulamasında gördüğümüz bu girişim toplum açısından çok tehlikeli bir noktaya varmış bulunuyor.

İşte Soma faciası bu noktada, bu yanlışılığı düzeltebilecek bir rol oynayabilirdi.

Yüzlerce canı yitirdiğimiz Soma da insanların verdikleri oylar, Türkiye genelinde olduğu gibi, % 40 lar dolayında, iktidardan yana, geri kalanı ise muhalefetin yanında olmak üzere bölünmüştü.

Ama facia bize gösterdi ki, ölüm herkesi parti ayırımı yapmaksızın vuruyor. Yani ortak bir acıdır söz konusu olan.

Sübjektivist, çağdaş ulus kavramnın kuramcılarından Ernest Renan, ulusların oluşum sürecini anlatırken, ortak
zaferlerin , hatta onlardan da çok büyük ortak acıların ulus birliğinin oluşmasında çok önemli roller oynadığını belirtir.

***

Yakın geçmişimizde, yaşadığımız olaylar bu gözlemi doğrulamaktadır. Korkunç 1999 depremi büyük bir ulusal felaketti. Ama bu felaketin hemen ertesinde büyük bir toplumsal dayanışma olgusuna şahit olduk. O güne kadar toplumsal olaylara ilgisiz dayanışma duygusundan yoksun sanılan gençler, görülmemiş bir örgütlenme ile etkin bir dayanışma girişimini başlattı.

Felaket dayanışma duygularını pekiştirmiş, büyük bir toplumsal birlik sağlanmıştı.

Soma’da yaşanan acının büyüklüğü de, aynı olgunun yinelenmesini sağlayabilirdi.

Başlangıçta, umut verici gelişmeler de olmamış değildi.

CHP Bakan Taner Yıldız’ın açıklamaları dışında herhangi bir açıklama yapmamak ve acıyı artıracak davranışlardan kaçınarak, birlik ve beraberliği güçlendirecek davranışlardan yana tavır koyacağını açıklamıştı.

Bu durumda devletin gücünü elinde tutan, iktidarın da, büyük acının doğurduğu öfke patlamalarına karşı anlayışlı olması beklenirdi.

Nitekim, Taner Yıldız da böyle bir tutumu benimsemiş görünüyordu.

Ama öyle olmadı. Başta Başbakan olmak üzere, iktidar canibi alabildiğine hoyrat davrandı, vatandaşa saldırdı, tokatladı, tekmeledi, gazladı. “Bir daha Somalar olmasın!” diyenlern üstüne Soma’da Tomalar sürüldü.

Bir fırsat daha heba oldu.

Neden? Çünkü Türkiye’de iktidar, birlik berberlik değil, karşıtlık çatışma istiyor.

Bu Sevgili, maden facasından daha büyük bir cinayettir.

Ve hepimiz kaatiliz.

Oysa böyle olmayabilirdi.