TEK BAŞINA ALTIN PALMİYE…

Jean-Luc Godard Cannes’a gelmediği gibi, kendisine verilecek olası bir ödülü de önceden reddetmişti. ‘Festivalin bana ihtiyacı var, benim festivallere ihtiyacım yok !’ diye özetlenebilecek kibirli provokatif tavrı, yaratıcı sinemasının yenilikçi denemelerine önem veren jüriyi etkileyemedi…

Nuri Bilge Ceylan, bu yıl da Cannes’dan eli boş dönmeyeceğini biliyordu. İçin için, ödül listesinin üst basamağına çıkmayı da düşlüyordu herhalde ama, içtenlikle söylediği gibi, Altın Palmiye alabileceğini pek tahmin etmiyordu. En azından, düşkırıklığı yaşamamak için tahmin etmek istemiyordu belki de… Jüri, yeni Türk sinemasının en tutarlı, en yetenekli adını, hele hele « Kış Uykusu » gibi herkesin hayran kaldığı, kusursuza yakın biçemi ve incelikli içeriğiyle alkışladığı bir olgunluk dönemi filmiyle alt sıralara itemezdi…

Xavier Dolan, Altın Palmiye’yi açık açık düşlediğini saklamıyordu ama, adayların en kıdemli ustasıyla aynı palmiyenin dallarını paylaşmaktan da gurur duyduğu belliydi. Temelde aynı tutkuyu paylaşmıyorlar mıydı zaten Godard’la ?

Günümüz sinemasının dehası, 25 yaşına varmadan gerçekleştirdiği beş filmle Cannes’dan Venedik’e en önemli festivallerde yarışan Xavier Dolan, hedefin her zaman çok yukarlarda, düşlenemeyecek yükseklikte olması gerektiğini savunurken, tutkusunu, gözyaşları içinde , « sinema insanları anlamak, sevmek demektir ; ve seyircinin de bizi sevmesini beklemektir » diyerek, özetliyordu. Ancak, o kendisini sevmesini dilediği seyircinin ‘alışık olduğu’ varsayılan sinema dilini pek umursamadan, tıpkı Ceylan gibi, kendi anlatım biçimini, inatla, müthiş bir enerjiyle geliştiriyor ve Godard usta gibi, döneminin yerleşik anlatım dilini kırarak sinemayı sorgulayan « Mommy » ile, seyircisinin peşini haftalarca belki de yıllarca bırakmayacak kadar çarpıcı, son derece özgün bir film imzalıyordu.

Aslında Cannes çılgın düşlerin, yüksek çıtaların festivali değil midir ? « Cannes olmasaydı ben de olmazdım » diyen Jane Campion çok haklı. Festivalin yol haritasını 36 yıl boyunca belirleyen, sanat çizgisinden taviz vermeden değişen dünyaya ayak uydurmayı başaran ve artık görevini devreden Gilles Jacob’un (Jean-Luc Godard’ın yaşdaşı) kapanış töreninde ayakta uzun uzun alkışlanması, Cannes’ın sanat sinemasına verdiği desteğin önemini vurgulamaktaydı. Cannes Festivali olmasa, hangi yapımcı, hangi dağıtımcı geçen yıl Altın Palmiye alan 3 saatlık « Adèle’in Yaşamı »nın, ya da 196 dakikalık « Kış Uykusu »nun kurgusuna karışmadan durabilirdi ? Yönetmenin, filmin içeriği ve biçimiyle uyum içinde olacak uzunlukta bir yapıt gerçekleştirme özgürlüğüne saygı gösterirdi ?

32 yıl sonraki durum…

1982,Yılmaz Güney’in Costa Gavras ile Altın Palmiye’yi paylaşarak Türk sinemasını ilk kez en üst sıraya çıkardığı yıldı. O günlerde festivali 4. kez izleyen genç bir sinemasever olarak, « Yol »u nasıl çoşku ve heyecanla alkışladığımızı, sadece politik nedenlerle değil, biçimsel özgünlüğüyle de ödüllendirildiğini savunduğumu çok iyi hatırlıyorum. Bir oranda haksızdım kuşkusuz. « Yol » nasıl, ne Yılmaz Güney’in ne de Şerif Gören’in tek başına gerçekleştirdiği bir film sayılamazsa, Altın Palmiye’yi « Missing » ile paylaşması da, o dönemde filmlerin politik içeriğine verilen öneme işaret ediyordu. Bugün, biçimsel olarak klasik ama sağlam sinema dilleri gerisinde, önemli toplumsal ve siyasal konulara başarıyla değinen Dardenne kardeşler, Ken Loach ve Abderrahmane Sissako’nun ödül alamamaları, faklı bir yaklaşıma, belki de bir dönüşüme işaret ediyor. Politik sinema artık belirli bir düşünceyi savunarak kolayca anlaşılabilir hazırlop bir mesaj vermeyi hedefleyen filmlerin çok ötelerinde ; insanoğlunu anlamaya, derinlemesine sorgulamaya ve tavır almadan betimlemeye çalışıyor. Bu bağlamda « Kış Uykusu » da incelikli bir politik sinema örneği.

Peki, dünya sinema haritasında yükselen Türk sinemasının toplum içindeki yeri ve siyasi düzlemdeki konumu bu 32 yılda nasıl gelişti ? sorusuna verebileceğimiz yanıt hiç te parlak değil. Ülkedeki kutuplaşmalar, baskı ortamı, artan korkular, Cannes’da bile kaygı uyandırdı. Gerçi, 1982’de Yılmaz Güney’i filminin bir karesine Kürdistan yazdı diye aforoz eden devlet yetkilileri, bugün ciddi bir açılım politikası kapsamında, kürtçe filmlere ve televizyon yayınlarına karşı çıkmıyor. Ancak, sözgelimi bir Orhan Pamuk’u ya da Fazıl Say’ı vatandaşlıktan atmaya henüz cesaret edemedilerse de, bireysel özgürlükleri hiçe sayan girişimlerle yıldırmaya çabalıyorlar. Bu ortamda, Nuri Bilge Ceylan’ın, Cannes’da yaptığı söyleşilerin dökümünü denetlemek ihtiyacını hissetmesinin iki nedeni olabilir. İlki, halk ve basın ilişkilerine, iletişim kurmak yerine tanıtım (promosyon) yapmak amacıyla yaklaşan ‘profesyonel PR’’ kuruluşlarının herşeyi denetlemek hastalığı. İkinci ve daha kaygı veren nedeniyse, « söylediklerim yanlış anlaşılır ya da çarpıtılırsa, hedef tahtası olurum ; başıma bela açarım » korkusu…

1982’de Yılmaz Güney’le rahatça söyleşip, hiç bir denetimden geçmeden yazılarımızı teleksle göndermiş ; Cumhuriyet gazetesi de, o yıllarda askeri darbe hükümetinin işbaşında olmasına karşın, anımsayabildiğim kadarıyla otosansür uygulamadan yayınlayabilmişti. Bugünse, Nuri Bilge Ceylan’ın « Ödülümü, son bir yıl içinde yaşamlarını kaybeden Türk gençlerine adıyorum » cümlesinin bile, Türk basınında, « …ve Soma’da ölenlerin anısına » eklemesiyle, yani « politically correct » biçime sokularak kullanıldığı görülüyor. Son derece duyarlı, kılı kırk yaran bir yönetmenin, dünyanın en önemli ödülünü almanın heyecanı içinde bir cümle eklemeyi unuttuğunu varsaysak bile, bu anlaşılabilir «unutankanlığa » hoşgörü gösteremeyecek kadar bağnaz çevrelerden korkuluyorsa eğer, durum vahim demektir…