KAHROLSUN DOSTOYEVSKİ…YA DA…

Elimde bir kitap. Yaklaşık 5 ay kadar önce okumuştum. Ölümün kol gezdiği Afganistan’ı iyilik ve kötülük kavramlarını müthiş bir karamizahla anlatan Afgan asıllı yazar Atiq Rahimi’nin Kahrolsun Dostoyevski adlı kitabını jüri üyelerinden biri olduğum Notre Dame De Sion (NDS) Edebiyat Ödülleri kapsamında değerlendiriyorduk. Ünlü Rus yazarın Suç ve Ceza’sının kahramanı ile kendini özleştiren aydın bir Afganlı olan Resül’ün kimliğinde aklın terk ettiği, şeriat düzeninde yönetilen, iç savaşla boğuşan ülkesinde suçu, vicdan azabını ve cezayı sorguluyordu Rahimi. Ve de tanrıyı…Romanın kahramanı Resül Afganistan’ın içinde bulunduğu duruma bırakın uyum sağlamayı, katlanabilecek sınırları bile çoktan aşmıştır. Zor durumda kalan nişanlısına fuhuş yaptıran bir tefeci kadını öldürmüştür, suçluluk ve pişmanlık duygusu kendini o kadar kemirir ki kendini adalete teslim etmeye karar verir ancak uzun süre kimseye derdini anlatamaz ve yargılanmasını sağlayamaz. Bunu dertleştiği yaşlı Adliye Katibi "Öldürmek bu ülkede yapılabilecek en önemsiz hareket" diye açıklar ve devam eder: "artık cezaevi yok, gözaltı da yok. Kanun bile yok. Ceza kanunu değiştirmekle meşguller. Herşey fıkha ve şeriata dayanacak…"

Derinden sarsmıştı beni. Ortalığı toz dumana bulayan 17 aralık olayı daha patlak vermemişti; paralel yapı, tapeler, rüşvet suçlamaları ortada yoktu daha… Berkin Elvan da daha hayattaydı. Ama Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarındaki adaletsizliğe karşı öfke büyüyor, talan ve rant sarmalına kadın cinayetleri ekleniyor, aile içi şiddet ayyuka çıkıyor, eğitim ve yargı sistemi hallaç pamuğu gibi savruluyordu. Gezi olaylarının yansımaları hala sürüyordu. Ve tabii her fırsatta gaz bombalarından nasibimizi alıyorduk.

Bundan yıllar önce okumuş olsaydım kitabı, Rahimi’nin çizdiği tabloyu "bize uzak bunlar" diye tanımlardım. Ama Türkiye’de giderek şekillenmekte olan zihniyetin, kurgulanan yapının ilerde eğer olanak bulursa varacağı noktayı o kitapta tüm çıplaklığıyla görmüştüm. Hatta aynı jüride olduğum meslektaşım Yazgülü Aldoğan ile de konuşmuştuk bunun üzerinde. Tabii o zaman ikimiz de Yazgülü’nün Soma’da yaşanan katliama karşı tepkisini sosyal medyada belirttiği için adeta linç edileceğini bilemezdik bile…

Sonuçta oybirliği ile Rahimi’nin eseri birinciliği aldı. Bu akşam İstanbul’da Fransız Sarayı’nda Rahimi ödülünü alacak. Geçtiğimiz hafta sonu ikinci kez okudum kitabı. Daha da etkilendiğimi etmeliyim. Tabii aradan geçen 5 ayda Türkiye’de yaşananlardan sonra daha da ürktüğümü…Alevilere yönelik sistematik saldırının boyutlarından, ağzını açtığı her an kin ve öfke tohumlarını topluma yayan, ‘ötekileştirerek’ beslenen bir başbakanın ve güdümündeki iktidarın Türkiye’yi nereye doğru sürüklediğini, Soma’da örneğini en acı şekilde gördüğümüz üzere insan yaşamının nasıl değersiz hale geldiğini…

Belki en iyisi sözü yine kitaptan bir alıntıya bırakmak….
Katip başını kaldırdı ve Resül’e alaycı bir bakış attı:

-Sen kendini nerede sanıyorsun?

-Artık, hiçbir yerde.

-“Hoşgeldin” dedi katip işine dönerken…

Çağdaş Yaşam’dan bir Eğitim Evi daha

Varsıl Bahçeşehir’in hemen yanıbaşında bir mahalle Firuzköy. Çarpık kentleşmeden o da nasibini almış. Kırsaldan göç edenlerin kent yaşamına uyum sağlamaya çalıştığı bir yer. İşte orada Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği geçtiğimiz hafta sonu bir eğitim evini hizmete açtı. Ferhat Şenatalar Eğitim Evi. Öğrencilerin derslerine destek için etüd programlarından, tiyatro, dans, drama, müzik, santranç gibi etkinliklere; kadınlara yönelik meslek kurslarından aile işi şiddet, insan hakları, kadın ve çocuk sağlığı gibi konuların işlendiği eğitim seminerlerine, okur yazarlık programlarına kadar…Aslında bir anlamda modern halkevi de diyebiliriz. Herşeye ücretsiz burada. Amaç aydınlanmanın ışığını bir nebze olsun yürereklere sokabilmek. ÇYDD’yi bir kez daha yaptıkları için kutluyoruz.