SINIRDAYIZ, SINIRDA…

Şimdi okuyacağınız fıkra, Türkiye ile Yunanistan’ın denizde iki kayalık, havada üç kulaçlık saha için kedi köpek gibi didiştiği yıllarda mı uyduruldu; yoksa her iki taraf da yorulup yelkenler suya indirildikten sonra mı, tam olarak bilmiyorum.

Bir tahmin yürütmek gerekirse, hani sanki sıcak savaş olasılığı azalsa da koşullanmasının henüz sürdüğü bir sukunet zamanına daha uyuyor, gibi geldi bana. Bakalım siz ne düşüneceksiniz:

***

Meriç Nehri kıyısında nöbet tutmakta olan Türk askeri Temel, can sıkıntısından karşı kıyıda nöbet tutan Yunan askeriyle işaretleşerek sohbet etmeye çalışır.

Parmağıyla gökyüzünü göstererek, "Havaci misun ?" diye sorar.Yunan askeri put gibi durur, karşılık vermez.

Parmağını yere çevirir, "Karaci misun ?" demek ister, ama kendisine şaşkınlıkla bakan Yunan Askerinden yine cevap gelmez.

Temel bu kez, kulaç atar gibi yaparak, "Denuzci misun ?" diye sorar. Ardından, baş parmağıyla
işaret parmağını birleştirip halka yaparak; "Topçi misun ?" der.

Yunan askerinden hiçbir tepki alamaz.

Yarenlik gayretinin boşa çıktığına biraz sinirlenen Temel, bu kez sol elini yumruk yapıp, bileğinin altına sağ elinin
ayasıyla vurarak evrensel anlamı malum işareti yapar.

Ancak birden aklına gelir ki, Yunan Askerine gözcü olup olmadığını sormamıştır…

Hemen iki eliyle gözlük yaparak, "Cözci misun ?" diye de sorar. Yunan askeri yine kıpırdamaz.

Derken nöbet biter, Temel de Yunan askeri de garnizonlarına dönerler.

Gece olduğunda, Yunanlı askerin bir nöbeti daha vardır, ama gitmemek için direnmektedir.

Durum komutana bildirilir.

Komutan eri çağırıp sorar:

"Sorun ne evlâdım, niye nöbete gitmek istemiyorsun?"

Hazıroldaki er, boynunu büker:

"Beni orada nöbete koymayın komutanım, başka yere yazın …."

"Sebep ne asker, anlat bakalım?"

"Komutanım, karşı kıyıda manyak bir Türk askeri var, işaretle bana dedi ki : Hava karardığında yüzerek geleceğim, sana öyle bir koyacağım ki, gözlerin yuvalarından uğrayacak!”*

***

Topyekun sınırlardayız, sevgili okurlarım…

Türkiye özelinde, kimileri arsızlığın, alçaklığın, hainliğin ve dalkavukluğun sınırlarını aşarken; kimimiz infial ile infilak arasındaki ince sınırda, arımızı ve aklımızı korumaya, mayına basmamaya çalışıyoruz.

Gelin görün ki dünya genelinde de durum farklı değil !

Geçen pazar yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri, Türkiye’deki zaten topal demokrasinin belini kıran faşizmin, AB üyesi ülkelere de bulaştığını ve Avrupa’da da yükseldiğini ortaya koydu.

Ekonomik krizler, siyasal coğrafyada en ilkel toplumsal belleğin canlandığı, en bencil gerekçelerin ve ayrımcı ideolojilerin geri geldiği, her uçta aşırılığa açık zamanlardır.

Ekmek bolken, insanlar kendilerinden olmayanların da ucundan bucağından yemesine aldırmazlar. Ama ekmek azalınca, paylaşmak istemezler.

Avrupa’da ekonomik kriz var. Kriz yokmuş gibi görünen Almanya’da bile, iş ve ekmek eskisi kadar bol değil. Ve AP’na Nazi faşizmi yüzünden yediği psikolojik dayağın travmasını taşıyan Almanya’dan bile Nazi partisinden bir vekilin çıkması ; Avrupa’da ırkçılığa dayalı popülist partilerin yükselişe geçtiğini gösteriyor.

Seçimlerden bir gün önce Brüksel’deki Yahudi Müzesine yapılan kanlı saldırı, elbette bir raslantı değil.

***

Hele Fransa’daki seçim sonuçları, Avrupa’nın önümüzdeki yıllarda ur topu gibi bir ırkçılık doğuracağına ilişkin, güvenilir bir hamilelik testi !

Fransa, ekonomik krizin en ağır vurduğu ülke değil. Ama Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Cephe’nin AP seçimlerinden birinci parti olarak çıkması, çanların sadece iktidardaki Sosyalist Parti için değil, merkez sağ ve AB için de çaldığını gösteriyor.

Sınırdayız, sınırda…

Avrupa Birliği, sınırsız ticaretin kuralsız yumruğuyla sallanıyor. Küresel ekonomi bolluk değil, kriz getirdi. Ekmek azaldı, iş aslanın, yabancılar da topun ağzında.

Sınırlar kalkacak, herkes kardeş, Avrupa büyük bir köy olacak derken ; « Herkes kendi köyüne ! » diye düdük çalan etnik ve dinsel ayrımcı sınır bekçileri türedi.

Hollanda’dan Macaristan’a, Avusturya’dan Fransa’ya bu bekçiler, köylerinde elini kolunu sallaya sallaya gezen yabancılardan, artık Yunanlı askerin Temel’in ahbaplık işaretlerinden anladığı sonucu çıkartıyor !

*Fıkrayı ileten kadim okurum Ufuk Erkıvanç’a teşekkür ederim

Doğa yoluyla kardeşizdir, eğitim yoluyla yabancı.
Konfiçyus

«G» NOKTASI

YIL 2034 MAYIS, SOMA’LI BİR YETİM, 2014 MAYIS’I ANLATIYOR

Madenin önünde erik ağaçları vardı
ne kadarda yakına gelmişti
kara bulutlar
dört yaşındaydım
babamı bir beyaz cankurtarana
koymuşlardı
serçelerle göz göze gelmiştik
benden daha çok ağlamışlardı
sokaklarda bıkmadan koştum
cankurtaranların peşinden
dayanamamıştı dayım
oyuncak cankurtaran almıştı
nasıl da sevinmiştim
eriklerle serçelerle
bir türlü hatırlayamıyordum ki
babamın yüzünü
Mayıs’ın da sonlarıydı
kalabalıktı ev
kalkıp birden
herkesin içinde
babam diye
oyuncak cankurtaranı öpmüştüm
şaşırmışlardı.

A.KADRİ ERGİN