“VUR ABALIYA!…”

AB ülkelerinde yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri, bir çok açıdan tehlike çanlarını çaldıran sonuçlar verdi. Seçmenlerin % 57 si sandık başına gitmedi. Oysa, Lizbon Anlaşması gereğince AP (Avrupa Parlamentosu) Avrupa Komisyonu Başkanı’nı da seçecektir.

AP seçimleri İngiltere ile Fransa’da, sistemin işleyişini etkileyecek sonuçlar verdi.

İngiltere’de Birleşik Krallık Bağımsız Partisi (UKİP) alışılagelmiş, Muhafazakar – İşçi partisi ikili sistemi arasında gedik açıp, ikisinden birinin birinci sırayı almasını önlemiştir.

UKİP’nin lideri olan Nigel Farage’ın “ya AB değişecek ya da İngiltere oradan çekilecek” sözlerini “nasıl olsa, çoğunluğu yok bir şey olmaz” diye geçiştirmek mümkün değil, Başbakan David Cameron da, İngiltere’nin AB üyeliğini halk oylamasına götüreceğini açıklamış bulunuyor.

Öte yandan, yukarıda da belirtildiği üzere, İngiltere’deki iki parti sistemi yeni bir ortağın devreye girmesiyle bozulmuş, UKİP’nin lideri Nigel Farage’ın deyimiyle artık kümese tilki girmiş bulunuyor.

***

Son AP seçimleri ile siyasi sistemi allak bullak olan ülkelerden biri de Fransa.

Fransa’da seçimin büyük galibi Marine Le Pen liderliğindeki Ulusal Cephe.

İktidardaki sosyalistlerin % 13 ile son yılların en büyük bozgununa uğradıkları seçimlerden, Ulusal Cephe, oyların % 25 ini alarak birinci parti olarak çıktı.

Doğrusu, Marine Le Pen’in yükselişi, beklenmeyen bir şey değildi, ama, yükselişin bu boyutlara varması yine de sürpriz olmuştur.

İşin ilginci, Fransa’da sistemden umudunu kesenlerin , François Hollande fiyaskosunun da etkisiyle, artık Ulusal Cephe’yi bir sığınak olarak görmeye başlamalarıdır.

Ulusal Cephe Fransız siyasi yaşamının önde gelen aktörlerinden olmasına karşın
şimdiye dek hep, marjinal olarak görülmüş ve “sistemin legal kuruluşları!” tarafından kenarda tutulmuştur.

Bu ülkede ilk kez görülen bir olgu değil bu durum. Daha önce de, II. Dünya Savaşı ertesinde, % 25 ler dolayındaki oyuyla hep birinci parti olan Fransız Komünist Partisi (FKP) sürekli sistemin partileri tarafından saf dışı tutularak, etkisizleştirilmişti.

***

2002 Cumhurbaşkanlığı seçimleri’nde Marine Le Pen’in babası Jean Le Pen’in, sosyalist Jospin’i geçerek ikinci tura kalması üzerine aynı dışlama mekanizması çalıştırılmış ve seçmen masif biçimde Chirac’a yönelerek ona bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde erişilebilmiş en büyük çoğunluğu ( % 80) sağlamıştı.

Ama artık, Ulusal Cephe karşısında bu dışlama stratejisi işlemeyecek Ulusal Cephe sistemin bir parçası haline gelmiş gibi görünmektedir.

Gerçi bu konuda, Ulusal Cephe’nin savlarının, Nicolas Sarkozy tarafından benimsenip iktidara taşındığı söylenebilir,ama yine de Sarkozy’nin tabanının merkez sağda olması bir ölçüde fren işlevi görmekteydi.

Bu kez birinci parti konumuna yükselmiş, UC’nin dışlanması mümkün görünmemektedir.

Marine Le Pen’in, Avrupa ile Fransa’nın yüz yüze olduğu sorunlar konusunda ırkıçılık ve yabancı düşmanlığından başka bir reçetesi yok.

Nitekim yine öyle olmuş ve Marine Le Pen seçimin hemen ertesinde üç talepten biri olarak, Türkiye’nin AB üyeliğinin veto edilmesini ileri sürmüştür. Sanki Türkiye’nin AB üyeliği söz konusuymuş gibi!…

Herkes Türkiye’ye “sizi AB’ye almayacağız!” diyor. Şimdi sonuç vermeyeceği baştan belli sürecin veto edilmesinin gerçek anlamı ise, Marine Le Pen’in “hayır “ dışında söyleyecek bir sözü olmamasındandır.

Marine Le Pen’in, Türkiye’nin üyeliğine karşıtlığı, Ankara’nın Avrupa’nın geleneksel değerleriyle bağdaşmayan tutumu değildir.

Zaten Marine Hanım’ın, bu konuda söyleyecek fazla bir sözü de olamaz. Çünkü kendi ırkçı görüşleri de Avrupa’nın geleneksel değerleri olarak gösterilen ilkeler ile bağdaşmamaktadır. Yoksa son seçim sonuçları muvacehesinde bağdaşıyor mu?