ALTIN PALMİYE’LERİN GÖLGESİNDE…

35 yıl boyunca, kalın bir kitap olacak kadar biriken Cannes Festivali anılarım içinde, Türk sinemasının kazandığı iki Altın Palmiye, kuşkusuz en önemli sayfaları oluşturuyor.

1982 mayısında « Yol »un (Yılmaz Güney/Şerif Gören), bu yıl da « Kış Uykusu »nun, sinema dünyasının en önemli ödülünü alabilmelerini doğal olarak gönülden dilemenin ötesinde, tıklım tıklım dolu salonlarda topluca yaşanan o tanımı zor ortak heyecanı, için için kabaran çoşkuyu paylaştıktan sonra, ‘evet, işte Altın Palmiye’nin en güçlü adayını gördük’ diye düşündüğümü itiraf etmeliyim. Tıpkı, Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin ilk filmleri « Rosetta »yı (1999) izledikten sonra çoşkuyla kaleme sarılmış olmam gibi…

Ancak, jürilerin verdikleri kararların kişisel ya da ortak beğenilerle örtüşmemesi, tabii ki çok daha sık yaşanır. Bu yıl da, Jane Campion başkanlığındaki jürinin kimi kararları eleştirildi. Örneğin, Dardenne kardeşlerin, Ken Loach ve Abderrahmane Sissako’nun unutulmuş olmalarından yakınıldı. Ancak, Nuri Bilge Ceylan‘ın Altın Palmiye alması hiç eleştirilmedi ; tersine, saygıyla karşılandı. Fransa’nın ciddi haftalık dergisi Télérama, jüriyi, ’cesur bir karar vermiş olduğu için’ kutladı…

Altın Palmiye rüzgarı dindikten sonra, Türk sinemasının 100 yıllık tarihi içinde belki de ilk sırayı alacak olan «Kış Uykusu » neden bu kadar başarılı bir başyapıt ?

Filmi Cannes’da izledikten hemen sonra, 18 Mayıs tarihinde kaleme aldığım, 20 Mayıs 2014 tarihli Cumhuriyet gazetesinde kullanılan, örneğini aşağıda bulacağınız yazımda bu soruya yanıt vermeye çalışmıştım :

Bir başyapıt : « Kış Uykusu »

Baştan vurgulayalım : « Kış uykusu » önümüzdeki cumartesi gecesi yapılacak ödül töreninde mutlaka sahneye çağrılması gereken bir başyapıt. Jane Campion ve jüri üyelerinin dışlayamayacakları olgunlukta, sağlam, duyarlı, derinlikli bir yaratıcı sineması örneği. Nuri Bilge Ceylan’a en azından senaryo, belki ikinci kez mizansen ya da üçüncü kez jüri ödülü kazandıracak; aslında,Türk sinemasının 1982’den bu yana beklediği ikinci Altın Palmiye’yi getirecek güçte bir film. Muzaffer Özdemir ile Mehmet Emin Toprak’ın 2003’te « Uzak »taki yorumlarıyla paylaştıkları en iyi erkek oyuncu ödülünü, Haluk Bilginer’in yeniden kapma olasılığı da yüksek…

Aslında, verilecek ödül(ün)lerin ne(ler) olacağı, sinemaseverler için hiç te önemli değil. Önemli olan,Türkiye insanı gerçeğinin, son derece incelikli, alabildiğine duyarlı görsel ve düşünsel bir senfoniye dönüşerek beyazperdeye yansıyor olması.Felsefi derinliği olan, entelektüel düzeyde ödün vermeyen (öz)eleştirel bakışın acımasız sertliğiyle kaleme alınmış senaryo gerisinde, Anton Çehov’tan ya da Dostoyevski’den esinlenmenin ötesinde, olgun bir edebiyat,dili, sağlam bir dramatürjik yapı bulunuyor.

Baba toprağına geri dönerek, Ürgüp yakınlarındaki oteline kapanmış tiyatro oyuncusu, yerel gazetede köşe yazıları yazan varlıklı entellektüel Aydın karakteri etrafında gelişen olayların, anlamlı gevezeliklerin, sert tartışmaların, günlük kavgaların, nevrotik tavırların, varoluşçu çırpınışların gerisinde sırıtan güncel Türkiye gerçeğini farklı açılardan okumak mümkün. Bugün toplumsal ve siyasal düzeyde saplanıp kaldığımız batağın çok boyutlu sorumlulukları konusunda kendimizi sorgularken ; bireysel umutsuzluğun, küçük hesapların, korkaklığın, yılgınlığın, bencilliğin ve içinde boğulduğumuz düzeni kabullenirken vicdanımızı rahatlatarak suçluluk duygusundan kurtulmak için giriştiğimiz biçare çabaların dökümü de gözler önüne seriliveriyor.

Kısacası, kesinlikle manikeen olmayan, gri tonları özenle işleyen senaryoda herkes hem kendini savunabiliyor hem de ağzının payını alıyor. Nuri Bilge Ceylan’ın göreceli olarak daha anlayışla karşıladığı yoksul, eğitimsiz kesim (köyün yumuşak görünümlü imamı ve onun şiddet eğilimli kardeşi) bir oranda hafifletici nedenlerden daha fazla yararlanıyorlar. Eleştirilecek tüm yanlarına karşın, düzenin sorumluları ya da parazitleri değil de, saf kurbanları olan bu yan karakterler, insanlık onuru denen temel değere daha cesurca sahip çıkmaktalar. Senaryonun umut veren diğer bir yan karakteri ise, motosikletiyle güzargahı açık bir kimlik arayışı yolculuğuna çıkan (yönetmenin alter egosu) bilinmeyenin getireceği zorluklardan korkmayan, dünyaya ve insanlara açık bilinçli genç…

Ve tabii, bütün bu düşünsel zenginlik, Nuri Bilge Ceylan’ın kendine özgü yalın anlatımı eşliğinde, yine akıcı, yumuşak, şiirsel bir mizanseni besliyor. Filmin bitmesine üzülenler az değil. Örneğin, Demet Akbağ’ın yorumladığı, filmin provokatif karakteri, Aydın’ın ablası Necla’nın, son yarıda unutulmuş olması bir eksiklik doğuruyor…

Sonuçta, tutkuları yıllarca dinmeyen karakterlerinin peşini bırakmayan Zeki Demirkubuz gibi, Nuri Bilge Ceylan da Aydın’ı yıllar boyu izlese ne iyi olur ? Söz gelimi, on yıl sonrasının Türkiyesi’ne nasıl bakıyor olacaktır Aydın ? O Türkiye’nin oluşmasına çevresindekilerle birlikte ne gibi katkılarda bulunduğunu ; motosikletli gencin ne yapıyor olduğunu ; imamın kendini geliştirip geliştiremediğini ; yeğeninin polis olup olmadığını… şimdiden çok merak ediyoruz…

Bu arada, suçluluk duygusundan ve temel sorumluluklarından ülkede 3 gün yas ilan ederek arınabileceklerini sanan yetkililerin, sinemayı bir eğlence gibi görmek yanılgısından hâlâ kurtulamadıkları için, « Kış Uykusu »na Cannes’da eşlik etmekten vazgeçmeleri ; üstelik, sinemamızın 100. Yılını kutlamak için bu pazartesi gecesi Cannes’da verilecek davet için öngörülen Baba Zula konserini de iptal etmeleri, Nuri Bilge Ceylan’ın karakterlerine yakışacak, üzerinde uzun uzun tartışılabilecek tavırlar… Umarız bu kavram kargaşası biter de, en azından kapanış gecesinde resmen sahip çıkarlar filme…