GÜZEL ŞEYLER…

Bu hafta hayatımızı kuşatan kötülüklerin inadına güzel şeylerden söz edeceğim. Kötülükler zaten yanı başımızda, her günümüzde, her dakikamızda, hayatımızın içinde, tam ortasında… Onlardan söz etmeyi bir süre erteleyerek Gezi başkaldırısının haftasında sizlerle güzel şeyler paylaşmak istiyorum… Güzel şeyler ise benim için öncelikle kitaplardır… Okuduklarım, okumakta olduklarım, okuyacaklarım, okumak istediklerim…

Roma’da Shelly-Keats müze evinde Romantizm üzerine İngilizce, şirin, küçük bir kitapçık satın aldım. Çizimlerle desteklenmiş, bir romantizm tarihi bu. Aynı zamanda bir felsefe, sanat tarihi el kitabı da sayılabilir…Cebimde, çantamda gezdiriyor, vapurda, metroda fırsat buldukça birkaç sayfa okuyorum…

Romantizm üzerine son yıllarda dilimizde de çok güzel kitaplar yayınlandı…”Devrimci Romatizm”( Pek çok yazardan harika bir derleme),”İsyan ve Melankoli”(M.Löwy-R.Sayre) satır altlarını çize çize okuduklarımdan… “Romantikliğin Kökleri” (İ.Berlin) ilk fırsatta okumak üzere ayırdıklarımdan…

Romantizmden açılmışken… Yukarıda adlarını andığım, ikisi de çok genç yaşta yaşama veda etmiş iki büyük İngiliz romantiğini, Shelley ve Keats’i Türkçede ne kadar tanıyoruz?..(Shelley’nin “A Defence of Poetry”/Bir Şiir Savunusu adlı yazısı dilimize çevrildi mi bilmem. Şiirlerinin yanı sıra mutlaka okunmalıdır…

Yazımı sadece romantizm üzerine sürdürebilirdim ve yine de çok eksik kalırdı. Romantizm, gerçekçiliğin karşıtı değil bence… Yaşamlarımız en acıtıcı gerçeklerle dolup taşıyor olsa da, romantizmden yoksun bir devrimci kuram ve eylem bile bence çok eksiktir… Bu konularda yazmayı sürdürmeliyim…

***

Horace Walpole adını ve “barok roman”ı “Otranto Şatosu”nu biliyordum kuşkusuz. Fakat kitabı okumamıştım.

Roma’da satın aldığım romantizm el kitabında bir daha karşıma çıktı… Kabalcı Kitap evinde ele geçirdim bu kitabı… Kocaman bir roman olmalı diye düşünürken, pek öyle olmadığını gördüm…Bu yaz mutlaka okuyacağım kitaplar arasında yerini aldı… Bu arada aynı kitapevinde

Yeni bir “Faust” çevirisiyle karşılaştım… Bu Goethe klasiğinin dilimize ilk nesir çevirisi bildiğim kadarıyla Sadi Irmak’ındır.Kitaplığımda, doğrusu okumak fırsatı bulamadığım bir N.Ülner çevirisi vardı. Sözünü ettiğim daha yeni çeviriyi de(İ.Cankorel) belki karşılaştırmalı bir okuma için merakla satın aldım…

***

Nedenini bilmiyorum, fakat büyük oylumlu kitaplar sanki daha çok ilgimi çekiyor ve bende okuma tutkusunu daha çok ateşliyor…

Alman felsefecisi H.J Störıg’ın yine son zamanlarda masamdaki kitaplar arasında yer alan “Vedalardan Tractatus’a Dünya Felsefe Tarihi” (Çev. N. Epçeli) adlı yapıtı bunlardan biri… Yanı başında Tübitak’ın Tübitak olduğu sırada yayınlanmış, arada bir göz attığım büyük oylumlu “Bilim Tarihi” duruyor… (Colin A.Ronan’dan çevirenler: Prof. E. İhsanoğlu ve Prof. F. Günergun)… Bilim tarihi (ve kuşkusuz sanat, felsefe, edebiyat tarihleri) okumanın insanı daha çok insanlaştıracağından kuşku yok… Çünkü insanın daha çok insanlaşması da insan olmaktan gitgide uzaklaşması da bir diyalektik yasasıdır…

***

Yazıya başlarken şu anda elimin altındaki bütün kitaplardan söz etmeyi tasarlıyordum… İsteğimi gerçekleştirmeyi bir sonraki yazıya ertelerken bu yazıyı yine masamda üst üste duran kitaplar arasındaki kitaptan, Max Horkheimer’in “Akıl Tutulması”yla (Çev. O. Koçak) Birgül Ayman Güler’in aynı adı taşıyan kitabından söz ederek tamamlayayım… Horkheimer çok önemli kitabında, demokrasinin felsefi temeli yıkıldığında diktatörlük kavramını değerlendirmenin nasıl göreceleştiğini; çoğunluk, halk oylaması gibi olguların demokrasiyle birebir ilişkisi bulunmayışın kavramsal temellerini açıklıyor…

Birgül Ayman Güler’in aynı adı taşıyan çok değerli çalışması ise, yine demokrasi kavramı ve özellikle de ulusal kimlik konularında ülkemizdeki akıl karışıklığı ve saptırmalara ışık tutuyor…

Her iki “Akıl Tutulması” da okunduktan sonra bir kenara konulmayıp zaman zaman yeniden göz atılması, üzerlerinde düşünülmesi gereken yapıtlar…