KUTSAL İSYAN GEZİ PARKI

Geçen yıl mayıs ayının son çeyreği, bir mücadelenin daha “yenilgiyle” sonuçlanacağının hüznünü işaret ediyordu.
Adamlar her şeyi yapacak kadar gözlerini karartmışlardı. İstanbul’un Taksim Meydanındaki ünlü Gezi Parkı 1938 öncesine döndürülecek, devasa bir yapıyı “eski eserleri ihya ediyoruz” diyerek kendilerini ve yandaşlarını ihya edeceklerdi.

Bir avuç genç “umutsuz” bir karşı duruşla parkın bir köşesine çadırlar kurmuş, gece gündüz sembolik nöbet tutuyorlardı. Sırtlan sürüleri sabaha karşı çadırlara saldırmışlardı. O akşam (27 Mayıs 2013) İstanbul’da yaşayan sanatçılar, aydınlar, gazetecilerle birlikte büyük yürekli küçük insanlar Taksim Gezi Parkı’nın çadırlar bölgesinde toplanmışlar, “basın açıklaması” yapacaklardı.

Megafonlu kürsüden söylenenler beklenen mesajlardı. Ancak insanların kendi aralarındaki konuşmaları ise biraz farklıydı. Kaybedilecek bir mücadeleye daha başlanmıştı!

Bu umutsuzluk havası geçmişin deneyimlerinden kaynaklanıyordu.

Geçmiş deneyimi olmayanlar ise farklı düşünüyorlardı. Ayrıca düşündüklerini eylemleriyle de yansıtacaklardı.

Aradan sadece dört gün geçmesi gerekecekti. 31 Mayıs 2013 akşamı devlet en zalim gücüyle Taksim Meydanı’nı kuşatmıştı. Toplu olarak meydana çıkan her grubu dağıtmak için akıl fikir dışı bir şiddet uyguluyordu. Her yeri zehirli gaza boğmuştu. Gazdan kaçanlar Taksim’in arka sokaklarına doğru dağılıyorlardı. Yok, herkes değil! Dağılma eğilimi “tecrübeli” olanlarla sınırlıydı. Şimdiye kadar hep böyle olmuştu. Direnen kitleler polis ile karşı karşıya gelene kadar yürürler, polis müdahalesi başlayınca, eylemin de finaline gelinmiş olurdu.

Bu sefer de öyle olacak zannediliyordu. Öyle olmadı. Küçücük kızlar liseli üniversiteli delikanlılar, fişek mesafesi dışına çıktıklarında yeniden bir araya geliyorlardı. Bir öncü yolluyorlar, Taksim’de polisin bulunmadığı noktalar tespit ediliyor, oralardan yeniden alana çıkılıyordu.

Korkmuyorlar, kaçmıyorlardı!

Sadece eski tüfeklerin değil, polisin de ezberi bozuluyordu! Akşamüstü başlayan bu genç direniş, gece boyunca sürecekti. Sonunda önce İstanbul, sonra da Türkiye uyandı!

-Haydi Taksim’e gidiyoruz!

Bütün ülke ayaklandı. Gece yarısı sokaklara döküldü. Sadece erkekler değil, kadınlar, çocuklar, bebeklerle birlikte insanlar yollara düştüler.

Saatler gece yarısını geçmişti. Türkiye Yakın Tarihi’nin “En Güzel Haziran” ayı başlamıştı. Demokrasi talebiyle gelip, kendisi için istediklerini alıp, geride kalan herkese karşı devletin klasik şiddetini takdim eden sahte demokratın maskesi o gece düştü.

İlk kez korktu! Panikledi! Eli ayağına dolaştı. Herkes için “vurun” talimatları yağdırdı. Gezi Parkı gençliği bu sahte demokratın maskesini çıkarttı. Geride korkak bir sahtekâr kalmıştı. Bu yüzden çok bağırıyordu!

Gezi Parkı Direnişi Cumhuriyet tarihinin en kitlesel demokratik direnişi olarak tarihe geçecekti. Devrim niteliği taşıyordu. Yönetenler yönetme kabiliyetlerini yitirmişlerdi. Türkiye’nin en büyük kentinin en merkezi bölgesinin yönetimi gençlere geçmişti. Başka bir hayat mümkündü, bunu da gösteriyorlardı.

Devlet şiddetine karşı gençlerin de mizah gücü vardı. Ve pespaye devleti yere sermişlerdi. Mesela polislere karşı kitap okuyorlardı. Hemen aynısını devlet de yaptı. Polislerin eline kitaplar verdi. Komik oldular! Devlet kitaba da düşmandı. Eline yakışmadı. Bıraktılar!

Gezi Parkı Direnişi demokrasi tarihinde yeni bir sayfa açtı:

-Kutsal İsyan o gece başladı!

Gezi Bir Bıçak Yarasıdır

Gezi Parkı Direnişi on yıllık iktidarı boyunca hiçbir güçlü halk tepkisiyle karşılaşmamış olan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kimyasını bozdu. O zamana kadar “tatlı-sert” bir baba imajı sergileyen Erdoğan, Gezi Parkı Direnişiyle birlikte her şeyini yerle bir etti. Özellikle Avrupalı siyasi liderler, Erdoğan’ın reformcu yanının sadece kendisini garantiye almak için imzaladığı belgelerin sırlarını da öğrendiler.

Erdoğan’ın aklı fikri tek adam olarak tartışılmaz bir otorite kurmaktaydı. Kendi partisinde yaptığını ülkenin geneline uygulamak istiyordu. Buna da başaracağına inanıyordu.

Kim ona karşı çıkacaktı ki?

Bu özgüvenle Taksim Parkındaki direnişçi gençler için tarihi yanılgı cümlesini sarfetti:

-Üç beş çapulcu!..

Taksim Gezi Parkında direnen bu gençler Erdoğan’ın üzerine basacağı muz kabuğu haline geldi.

Daha sonra devletin uyguladığı aptal şiddet ile açmazları daha da derinleşti. Erdoğan artık eski Erdoğan değildi!

-Gezi Parkı onun yüzünde derin bir bıçak yarası oluşturmuştu!

İzi hiç çıkmayacaktı!

Üzerinden geçen bir yıl da bunu kanıtladı. Nereye gitse “Gezi Parkı” diyor, yüzündeki “bıçak yarasıyla” dolaşıp duruyor!