NURİ BİLGE CEYLAN YARATICILIĞI

Rotterdam Kırmızı Lale Festivali’ndeyim birkaç gündür. Festivale damgasını vuran iki isim arasında… “Yaşam Boyu Başarı Ödülü”nü alan Fatma Girik ve Cannes’dan ayağının tozuyla (daha doğrusu üzerine çevrilmiş tüm spot ışıklarının göz kamaştırıcı aydınlığıyla) Roterdam’a varan Nuri Bilge Ceylan… Kısa filmler, belgeseller, uzun metraj filmler, bir yarışma ve “Ustaya Saygı” bölümlerini içeren festivali sizlere yarın anlatacağım. Bugün sadece Nuri Bilge Ceylan’a odaklanıyorum. (Harika bir öngörüyle bu yılın “ustası” olarak çok önceden Nuri Bilge Ceylan’ı saptayan festival yöneticilerini kutlarım.)

Sinema eleştirmeni değilim. Son iki filmi dışında Ceylan’ın tüm filmlerini izlemiş, kimini çok, kimini az sevmiş sıradan bir izleyici olarak, Cannes’da Altın Palmiye ödülü aldığının ertesi günden başlayarak, 4 gün boyunca onu yakından izlemek, dinlemek olanağını buldum. Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, Yaşamla, çevresiyle kendi arasına koyduğu ya da koymaya çalıştığı mesafeye, en çok da duruşuna ve tavrına sevgi ve saygı duydum.
Neden mi? İşte gün boyu sohbetlerden, dev bir sinema salonunda soru sormak için yarışan yüzlerce gence verdiği yanıtlardan ve gözlemlerimden derlediğim kimi ipuçları:

  • Cevapları değil, soruları seviyor.
  • Bildiği şeyler değil, kendi, öğrenmek, anlamak istediği şeyler üzerine filmlerini yapıyor. Kafasındaki binlerce sorudan, endişeden kaynaklanan filmler. Zaten bildiğini “unutuyor”; bildiğini tekrarlamak da hiç mi hiç ilgisini çekmiyor.
  • Beslendiği kaynaklar hayatın kendisi, tüm sanat eserleri, insan ilişkileri ve bütün bunların iç dünyasına nasıl yansıdığı…
  • İç dünyası deyince bir an durmak gerek. Elbet bu çok katmanlı labirentin derinliklerine şıp diye inilemez. Ama şu cümlesi yol gösterebilir: “Yalnızlığı seven bir insanım. Kendimi ifade etmekte görüntü yerine sözleri kullanabilseydim sinemaya hiç bulaşmazdım. Edebiyatçının yalnızlığını seviyorum.” Açıkçası kendi doğasına aykırı bir iş yapıyor diye düşünmekten kendimi alamıyordum ki devamı geldi
  • “Görsel reflekslerim daha iyi. Görüntüyle daha iyi düşünüyorum.” Görüntüyle yol aramak, düşünmek… İçimden tam, “ne söylediği kadar nasıl söylediği de” diye geçiyordu ki ayrıntılara girdi. Görüntü konusunda stratejisi, bir reçetesi yoktu. Yol arıyordu o kadar. Anlatım biçimi, söyleyiş biçimi kimi zaman içerikten bile önemli olabilirdi. Çekimde olsun kurguda olsun bu iş içsel bir yolculuktu. (3 Saatlik son filmi Kış Uykusu için 200 saatlik çekim yapmış!)
  • Anladınız elbet. Çalışmasında kılı kırk yaranlardan: “Hesabını veremeyeceğim tek an bile olmamalı. Hatalarımın bile hesabını verebilmeliyim” diyecek kadar da kendine karşı acımasız ve eleştirel.
  • Filmleri için “çok yavaş” deniyor ya… Bu onun iç dünyasıyla ilgili. “Bana çok hızlı geliyor. Sonra bir bakıyorum, yine çok yavaş diyorlar. Benim aman yavaş yapayım diye bir meselem yok. Ben hissettiğim gibi yapıyorum, böyle oluyor” diyor saf çocuk edasıyla! Zaten, filmin temposu ve zamanı kurguda belirleniyor.
  • Her filminde risk aldığını, çok cesur olduğunu kendi kabul etmiyor. (Bence öyle) Hatta kendini korkak görüyor. “Sinema cesaretle yapılacak bir şey değil” deyip endişeyle, korkuyla yaptığını itiraf ediyor. Belki de yalnızlık tutkusundan kurtulmak için girişilen bir yol arama…
  • Referanslarını sadece sinema dünyasından değil, kendi kültürü kadar evrensel kültürden de seçiyor. Tiyatro, edebiyat, felsefe, güzel sanatlar, tüm sohbetlerimiz bunlar arasında dönüp dolaşıyor. Çehov ve Dostoyevski sevgisi aşikâr.
  • Hiçbir soruya kesin yanıtı yok. Senaryo aşamasından başlayıp kurguya dek, hepsi başlı başına bir giz, bir bilinmeyen. Sezgileriyle ilerliyor, arayarak, koku alarak, hissederek … Bir akarsunun akışı, yüzlerce kola ayrılışı … İnsana hücum eden binlerce etki; bir uyum sağlama çabası… Kimi zaman “işte bu” dedirten bir an, bir duygu…
  • “İlk günden beri en büyük itinayla korumaya çalıştığım şey özgürlüğüm oldu. Çünkü bir sanatçı yapabileceğinin en iyisini ancak özgürlük içinde yapabilir.” Dayatmalara, beklentilere karşı korumacı tutumunu hiç elden bırakmamasını dilerim.
  • “Bugün uzaya gidiliyor ama insan ruhunu hâlâ çözümleyemiyoruz.” Ah işte film yapma nedeni de zaten bu üstesinden gelemediğimiz meseleler! Ve sonra beni esir alan final cümlesi: “İnsan ruhunu anlamakta en çok bilginin, sanat eserlerinde bulunduğunu düşünüyorum.”