ACILARIN EN BÜYÜK ADASI

Türkiye’nin “en büyük adası” olarak biliniyor. Yanlış değil ama eksik: Türkiye’nin “acıları en büyük” olan adası! daha doğru bir tanımlama olabilir…

Bizim memlekette nereye el atsanız, hangi kapağı kaldırsanız içinden sessizce yaşanmış büyük acılar, çekilmiş kahırlar, zulümler, adaletsizlikler, hoyratlıklar çıkıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin 29 Temmuz 1970 tarihli kararnamesiyle adı Gökçeada olarak değiştirilen İmroz da böylesi acılarla harmanlanmış bir Ege adası…

İlk kez 1989’da gördüğüm İmroz’da yaşayan tarihe dokunmuştum. Adanın güney sahillerinde otomobille yol alırken lacivert iş elbiseli bir adam el kaldırınca durup almıştım. Nereye gittiğini sorduğumda şaşırıp kalmıştım:

-Cezaevine gidiyorum, ben mahkûmum!

Açık cezaevinde 1000’i aşkın mahkûm vardı. Tümü ağır suç işlemiş mahkumlardı. Cezalarının yarısından fazlasını çektikleri için açık cezaevine yollanmışlar, bahçelerde, gündüz tarlalarda çalışıp gece koğuşlarına dönüyorlardı.

Bana otostop yapan da iki cinayet işlemiş bir “kader” mahkûmuydu!

Cezaevi bir “devlet hizmeti” olarak 1965’te adaya kondurulmuştu! Devlet bu hizmetinden(!) bir yıl önce de bir başka güzellik yapmıştı:

“İmroz’da 1963-64 ders yılı neşe içinde başlayıp hüzünle biter. Valilikten kaymakamlığa gelen yazıda, 1151 sayılı kanunun 14. Maddesine göre Rum okullarının sahip olduğu statünün sona erdiği bildirilir. 29/7/1964 tarih ve 2690 sayılı yazı!” ( *)

Devlet bir şeyi durup dururken yapmaz. O yıllarda Kıbrıs sorunu konusunda başarısız bir dış politika sonucu köşeye sıkışmışlığın acısını kendi vatandaşlarından çıkartmanın yollarını bulmuştur Türkiye Cumhuriyeti!..

O tarihte adada devlet memurlarının dışındakilerin tümü Rum’dur. Hatta belediye başkanları bile Rumlar arasından seçilmektedirler.

Rum okullarının kapatılması, arkasından adada serbestçe dolaşan ağır suçlu mahkûmlardan oluşan bir cezaevi inşası projesiyle İmrozlu Rumlara gurbet yolları göründü. Kimi ABD’ye, kimi Avusturalya’ya, kimi Güney Afrika’ya kimi de Yunanistan’ın değişik şehirlerine gitmek zorunda kaldılar.

1964 yılında okuldan mezun olduktan sonra ilk görev yeri olarak İmroz’a gelen Türkçe öğretmeni Erol Saygı, bu talihsiz gelişmeleri anımsarken şöyle diyor:

-Türkiye Cumhuriyet’i bu adayı ve Rumları fark etti!!!

Nasıl bir coğrafyaya geldiğini anlatırken hala o yılların şaşkınlığını üzerinden atamıyor:

-Adadaki herkes, çobanlar bile yüksek tahsilliydi! Atina’da üniversite bitirip dönüyorlar, anneleri babalarıyla yaşamak için geleneksel işlerine devam ediyorlardı. Çiftçilik, hayvancılık yapıyorlardı!

Rum Okulların kapatılmasıyla İmroz boşalmaya başlıyor. Çocuklarını okutmak için İstanbul’a yaşamak için de başka ülkelere gidiyorlar. Hiçbir yere gidemeyecek kadar yaşlı olanlar ise açık cezaevi mahkûmlarının “gece ziyaretleri” sonunda kendilerini ikna edip adadan ayrılıyorlar.

Ancak İmroz’da binyıllardan beri kaybolmayan bir “Adalılık Ruhu” var. Bu ruh tarihin eski dönemlerine dayanıyor.

Helenler İmroz’a geldiklerinde ada boş değildi. Burada yaşayan ve Helenlere hiç benzemeyen insanlar vardı.

“İmroz halkı MÖ VI. Yüzyıl sonlarına kadar Prohelen (Helenlerden önce) özelliğini korumuştur. En somut kanıtı ise İmroz adının Yunanca olmayışıdır. İmroz adı Prohelen dilinde “Çorak Topraklarda bereket Tanrısı” olarak adlandırılan İmbrassos’tan gelmektedir.” (**)

İmrozlular son yıllarda dönüş yapıyorlar. Adaya gelip eski evlerinin paslı kilitlerini çevirip açıyorlar. Ata topraklarına kavuşmuşluğun mutluluğunu yaşıyorlar. Saçlar beyazlamış, babalarına annelerine benzemiş olarak köylerin sokaklarında dolaşıyorlar.

Yaşanan onca acıdan sonra kaybolmayan bir şey hep varlığını koruyor: Hüzün!

Bu yüzden, Rum sakinleri telaffuz etmeseler de gerçek bütün çıplaklığıyla ortada duruyor:

-Büyük acıların yaşandığı en büyük ada, İmroz!

Doktor Dimitri Fokas

İmroz’un pek çok değerli sakini var. Ancak Dr. Dimitri Fokas (***) bunlar arasında tam anlamıyla bir efsanedir. Adada onun elinin değmediği bir İmrozlu bulmak zordur. 1950’lerin başından itibaren dünya gelen bütün çocukları ilk olarak o eline almıştır.

Doktor ile 1989’da Erol Saygı sayesinde tanışmıştım. Zeytinliköy’de kilisenin papazı ile tavla oynuyordu. Papazlar ile imamlar arasındaki benzerlikleri iğneleyici bir mizahla bana anlatırken rakibini tavlada ‘altı kapıya’ alıyordu!..

İmroz’da Hükümet Tabibi olarak çalışan Dr. Fokas 1964’te Doğubayazıt’a tayin ediliyor. Kıbrıs’ta düşürülen Cengiz Topel’in uçağına karşılık! O da istifa edip işine serbest hekim olarak devam ediyor.

Doktora “neden Yunanistan’a gitmiyorsunuz?” diye sorunca o da anlatmıştı, İmroz’da kalmasının gerekçelerini…

Dimitri Fokas tıp fakültesini İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Yunanistan’da okumuştu. Bir gün Alman işgali altındaki Atina’da, Yunanistan Komünist Partisi militanları iki Alman askerini öldürmüştü. Almanlar o sokağın iki ucunu tutup, herkesi duvara diziyorlar. Erkekleri bir duvara, kadınları ve çocukları diğer duvara diziyorlar. Dimitri Fokas “zanlı” erkekler arasında… Kimlik kontrolü yapılıyor. Fokas TC pasaportunu çıkarıyor. Alman askerler onu kadın ve çocukların yanına gönderiyorlar. Öbür duvara sıralanmış bütün erkekleri kurşuna diziyorlar!

Bu hikayeyi anlatan doktor Fokas sözlerini şöyle bağlamıştı:

-Eğer bugün hayattaysam ve yaşıyorsam TC pasaportum sayesindedir! Benim bu ülkeye can borcum var. Bu
topraklarda doğdum, bu topraklarda öleceğim!

İmroz’da1914’te doğan Dr. Dimitri Fokas 13 Kasım 1993’te bir hastasını evinde tedaviden dönerken otomobili içinde trafik kazasında hayatını kaybetti. Yani görev başında ve İmroz’da yani Türkiye’de öldü. Sözünü tuttu!

Doktor Fokas bugün adı Gökçeada olan doğduğu yerde yani İmroz’da binlerce kalpte yaşıyor!

() İmroz Rumları-Feryal Tansuğ-Heyamola Yayınları Mart 2013
() Hüzün Adasında Bir Köy-Deniz Kavukçuoğlu-Can yayınları Temmuz 2013
(
) Gökçeada/ İmroz –Erol Saygı-Kendi Yayını