ANNEANNEMİN MAVİ KIRILMAZ BARDAĞI

Sevgili,

İyi İtalyan mutafağına düşkün olanlara müjde, çok ünlü bir İtalyan şef Massimo Bottura, Zorlu Center’deki Eataly içinde Ristorante İtalia’yı açtı.

1986, Modena doğumlu Massimo Bottura Monte – Carlo’da büyük şef Alain Ducas ile çalışmış, sonra kendi kentinde açtığı Osteria Fransescne ile üç Michelin yıldızına kadar yükselmiş. Aynı restoranda, dünyanın en iyi 50 restoranı yarışmasında 3. lük almış.

Senin anlayacağın, Massimo Bottura, şimdiye kadar Türkiye’de yer açan şefler içinde
birikimi ve ünü en yüksek olanı. Damak üstadı, aziz dostum Ahmet Örs çok önemli bir noktanın altını çiziyor ve aynen şöyle diyordu:

-İlk kez bu çapta biri geliyor, dikkat edin bunun mutlaka tutması gerek!

Açılış davetinde, özellikle kuru domates soslu mare nostrum usulü morina balığı ile, ızgara hindiba ve hardal ile karıştırılmış yeşil soslu dana dilinin, tatlarını unutmamak için, damağımın yıllanmış belleğine yerleştirdiğim enfes yemekten sonra, alkışlar arasında, konuşma yapan Massimo Bottura bir ara, çocukken damağında yer etmiş büyük annesinin eşsiz tatlarının arayışı peşinde olduğunu söylerken, kendimden geçtim. Bottura’nın tadına doyum olmaz. lezzetinin sırrı, büyük annesinin, çocukken tanıdığı tatlarında yatıyordu, demek.

***

İlk aşklar unutulmaz sanılırlar ve çok anlatılırlar. Ama acaba kaç kişi bilir ki, çoğunluğun ilk aşklarından biri de büyük annelerin hünerli ellerinin ürünü olan ve bütün bir ömür boyu arayacağımız tatlarıdır.

Çok şükür! Bunlardan birini muhafaza edebildim. Anneannemin, adı çok, ama tadı az ve yanlış bilinen yaz yemeği Ermeni Pilakisini Mine Sirmen not etti ve fasulyelerin o eski fasulye, domateslerin de eski domatesler olmamasına karşın, yıllardır aynı lezzeti başarıyla tutturuyor ve sürdürüyor. Buna bir de, bahar yemeği, kıvırcık salatayla yapılan “kuzu kapama”yı ekleyeyim.

Herkes yiten zamanın ardından Marcel Proust gibi, halasının madeleine aracılığıyla koşacak değil ya. Benimki de, kuzu kapamalı zeytinyağlı Ermeni pilakili alaturka bir “Yiten Zamanın Ardından.”

Anneannemi 1979 yılının yazında ABD’de bulunduğum sırada kaybettim. Giderken, bana damakta izi kalan tatlar, espri dolu küçük fıkralar, içimi ısıtan hoş anılar bıraktı.

Haaa az daha unutuyordum,bir de, mavi kırılmaz camdan bir bardak!

Çocukluğumun yaz aylarında kana kana su içtiğim bu bardak, hala hararetimi daha bir başka keser, hala içimi başka türlü serinletir.

Sahip olduğum en değerleri şeylerden biridir bu mavi kırılmaz bardak.

***

Sakın, abartıp da fazla gözünde büyütme! Alelade bir kırılmaz bardak işte. Ama gel gör ki, bardaklar hiyerarşindeki yeri moser kritallerinden Villeroy Boch bardaklarndan önce gelir.

Çünkü o anneannemli, dolu dolu susadığım, kana kana hararet giderdiğim gençlik ve çocukluk günlerimin bardağıdır. Onunla içilen su başkadır.

Yine çocukluk günlerimden, orta okul lise yıllarımdan kalma 60 yıldır kesintisiz dostluğumuzu sürdürdüğüm, Ata Sakmar’a benzer o bardak. Ya da Ata o bardağa benzer.

Sık sık tartıştığım Ata ile ilişkilermiz Jack Lemmon, Walter Matthau’nun sürekli birbirleriyle takıştıkları iki huysuz ihtiyarın filmlerini andırır.

Böyle tartışmalı bir geceden sonra, Ata sordu:

-Bana kızıp, darıldın mı?

-Oğlum sana kızıp darılmam, diye yanıtladım, sen benim için anneannemin yadigarı mavi kırılmaz bardak gibisin!

Sonra o bardağı anlattım ve sanırım o andan sonra ben de onun yaşımında benzer bir mavi kırılmaz bardak konumu edindim.

Bakalım iki mavi bardağın öyküsü daha ne kadar sürecek, önce hangisi kırılacak?