«BEN YAZMIŞTIM» SENDROMU

Atlas Okyanusu, dalgalarıyla kimi zaman sevip okşadığı, kimi zaman evire çevire dövdüğü kıyılarında yaşayan insanları yaşatır ya da öldürür.

Gelgitleriyle ünlü, sert bir ummandır Atlantik ve kucağında salladığı denizci kavimlerin karakterini de cefaya dayanıklı biçimler. Fransız Brötonlar, onları besleyen ya da aç bırakan okyanus gibi sevecen ve haşin, bilge ve cesur bir halktır.

Büyük Britanya adasından gelen Kelt’lere dayanır, soyları. Özgün bir dilleri vardır :

Brezhoneg. İsa’dan sonraki 200’lü yıllardan öteye Fransa’nın batıya uzanan en ucuna yerleşmiş, hatta bir ara bağımsız krallık bile kurmuşlar ; ama uzun sürmemiştir.

Fransa’nın « tek dil, tek bayrak » altında birleşme tarihinde, en çok direnen, dolayısıyla en ezilenler olmuşlardır.

***

Bugün Fransız Brötonlar, cumhuriyete derinden inançlı, çoğunluğu sol geleneğe bağlı, dindarlığı da törpülenmiş bir toplum oluşturuyor. Bölgenin özelliği, hemen hepsi denize açıldı mı aylarca gelmeyen, hatta epeycesi denizde ölen erkeklerin yokluğunda, « kara komutanlığı »nın kadınlara geçmesi.

Yüzyıllardır kadınların çekip çevirdiği Brötanya, elbette parlamentoya en çok kadın milletvekili gönderen bölge. Kadınlar belediye başkanı, okul müdürü, polis müdürü vb.
değilse, en azından evin reisi, beyin ağası ! Zaten bu ağa hanımlar da saltanat düşkünlüklerini, kıs kıs gülerek, « Bröton kadınları biraz zorludur ! » diye açıklıyorlar.

Tahmin edebileceğiniz gibi, ayağımın okyanus köpüğüyle Brötanya’dan geliyorum, dostlar. Fransa’nın ilk kez gittiğim bu görkemli köşesinde, Quimper’de bir kitap fuarına katıldım. Dünyanın dört bir yanından 65 gerilim romanı yazarının davet edildiği fuarda, söyleşi yaptım, Türkiye’yi temsil ettim. Çok başarılı geçti fuar. Etkileyici yerler gördüm, yazar dostlar edindim, inanılmaz insan öyküleri dinledim, sizlere aktaracağım yazı projeleriyle döndüm.

***

Bir de ne göreyim ?

Hepi topu yirmi gün uzak kaldığım cinnet ülkemiz, yine yirmi ülkenin yirmi yılda görmediği kadar bela açmış başına ; gündemi yine ateşten gömlek, geleceği yine fitili tutuşmuş barut fıçısı üstüne oturtulmuş !

Mesleğini dürüst yapan yorumcuların, başka bir deyişle kalemi satılık olmayan yazarların başarılı sayılanları, « ben yazmıştım » sendromundan muzdariptirler. Çünkü yorum yaparlar, doğru yorumlar onları doğru öngörülere ulaştırır. Öngöremeyenlerin gözünü açmak için bıkmadan, usanmadan uyarırlar, tabii ki hiç bir işe yaramaz…

Sonunda öngördükleri ve feryat figan uyarmaya çalıştıkları felaket gerçekleşir. Ama bu doğrulanma, zavallı yazara ne güven verir, ne mutluluk. Buruktur. «Ben yazmıştım ! » der.

İçinden bir kırgınlık geçer. Bilip bildiremediği, görüp önleyemediği acıya, ortak olmaktan başka çaresi yoktur.

***

İşte bu yazarlar arasında « yazmıştım » sendromu en vahim boyutlarda olan, en kırgın, en yılgın kalem, belki de benimki, sevgili okurlar. Çünkü yorum yazarlığıyla yetinmemiş, Türkiye’yi bekleyen « son » kurguyu, iki romana dökmüşüm.

Şimdi tek korkum, büyük ürküntüm, 2006 yılında yayımlanan Destina’da anlattığım « haritadan silinmiş Türkiye »nin, 2003 yılında yayımlanan « Bir Gün Gece » depreminden bile önce gerçekleşmesi.

Gerçek, hayallerimin ötesine geçti geçecek. Kurguladığım iki çöküş senaryosu, sanki aralarında hangimiz öne geçecek, diye yarışıyor. Marmara’da depremin eli havada, önünde beklediği kapımızı ; Orta Doğu’daki başıbozukların kanlı savaşı vurmaya başladı bile.

Destina’nın kurgusundaki yok olmuş Türkiye, 2026 yılına denk gelir. Bu yurt, bu gidişle « tek dil, tek bayrak » altında 2026 yılına kadar dayanacak mı, emin değilim…

Görünen köy kılavuz istemez, derler. Ama kör olmamak koşuluyla.

Bizim ellerde görünen köyü görmeyenler, hem kör olduklarını kabul etmiyor, hem de kılavuza kulak asmıyorlar.

Yeni Osmanlıyız, diye böbürlenenlerin babalarını hiç tanımadığı artık belli. Türkiye’yi, Osmanlı’nın boğulduğu Orta Doğu bataklığına yeniden sokmak, ancak muazzam bir cehaletin eseri olabilirdi, oldu.

Üstünde yaşadığımız coğrafyanın, cehaletle elde tutulamayacak kadar stratejik olduğunu da « ben yazmıştım » !

Herkes kendi açısından haklı olabilir, ama herkesin yanılması da imkansız değildir.
Mahatma Gandhi

«G» NOKTASI

HAZİRAN VE YAZ

Uzun günlere açılır
yağmurların vurduğu sabahlar
sardunyaların haberi olmadan
geçer balkonlardan bahar
kimsesizliğinle döner dolaşır
Haziran’a çıkarsın
Kuşlar da korkar sessiz sokaklardan
Yalnızlıklar da
geceyarısı şehrin orta yerinde
senfonilerin bitmeyen düellosu başlar
hasretlerle özlemler silah çekerler
kırlangıçlar hayata
yıldızlar ölüme adanır
kuzey güney doğu batı
bütün yönler ayrılıkları gösterir
bütün ayrılıklar
Temmuz denizlerine çıkar
sağında solunda kimseler kalmaz
sıkma canını
neler atlattın sen
artık önümüz yaz.

A.KADRİ ERGİN