BİR ZAMANLAR…

Bu hafta bir şölende bulundum. Ne « Budun » denilebilecek bir kalabalık ; ne yemek, ne içki. Yeri, bir alan veya at kılından çadır da değildi. Ankara’nın güzel, modern bir Türk evi. Mimarı, Emin Onat. Sahibi, Ses-Tel Birliğini’nin genel katibi Cenab And. Giri,i, salonları, merdivenleri, sundurması, tahta işleri, ocağı, duvarındaki minyatürler.

Levhalar ve resimlerle tam bir Türk evi. Çağdaş kolaylıkların, rahatın hepsi bu evde var olmak üzere…

Şöleni veren, ne bir bakan, ne bir kumandan. Bir hanım… Şimdi iki güzel çocuğun annesi olan bu hanımı, Mütareke günlerinden tanırım. Darülfünundaki toplantılarımıza babaları General Remzi Atak (Yiğitgüden, o vakitler binbaşıydı), erkek kardeşiyle beraber onu getirir ; biri piyanoda, öbürü kemanıyla bize konserler verirlerdi. Küçük Ferhunde ve daha küçük olan Necdet, narin cüsseleriyle, yanan Zeynep Hanım konağının üst kat salonunda, o zaman hiç moda olmayan alafranga musiki eserlerini bize tanıtırlar, hatta sevdirirlerdi.

Bu konuda ilk hocalarımız, bu iki çocuktu, diyebilirim.

***

Ferhunde Erkin, herşeyinde Türk olan bu havanın içinde heyecandan benzi solmuş, François Couperin’in klavsen için yazdığı parçalardan biriyle konsere başladı. Tekerrür eden musiki cümleleri, bir türlü zihinden gitmeyen hatıralar gibi durup durup seslenirken hafızam, otuz yıl öncelere uçuyordu. O zamanlar alafranga musiki için, şişlenmiş köpeğin feryadı teşbihi yapanların çağdaşı bizler, Couperin’i şölenimize gelmiş bir ecnebi misafir gibi ahbapça karşıladık, dinledik, zevk aldık.

Sonra Chopin… Ömrünün yarısına varmadan ölecek kadar içli, bu garip Polonya muhacirinin yürekleri parçalayan nağmelerinde, sanki son yılların bu millete çektirdiği acılara mersiyeler inliyordu. Bu milletin ıstırabı milletlerin ıstırabı olmadıkça insanlığa kurtuluş mümkün mü? İşte o ıstıraplar, piyanonun ak-kara dişlerine dokunan parmaklarla dile geliyordu. Ölümünden sonra geçen 106 yıl içinde nice nice acıklı olay, bu mağmelerin tülden kefenine büründü.

Onun cenaze marşı, gün geçmedi ki bir faninin son karargahına yol açmasın. Bu harika his ve ses yaratıcısını kendimizden saymamak elde mi?

***

Daha sonra Johannes Brahms… Melih yüzü, yumuşak bakışları, uzun beyaz saçı ve sakalı tatlı nağmelerinin arasından gönlümüze şefkatle yansıyan bu Hamburg’lu ihtiyar, genç sesini Alman ülkelerinden Ankara’nın bu köşesine kadar, sanki üstünden 60-70 yıl geçmemiş bir tazelik içinde, bir kaynağın akışı sessizliği ile bize duyurdu.

Couperin, Chopin ve Brahms ve daha kimler?

Ferit Alnar, Necil Kazım Akses ve Cemal Reşit Rey’ler…

Apaçık söyleyeyim ki, bu isimleri yazdıktan sonra arka arkaya okuduğum zaman içimde yepyeni, yaratıcı ve bizden bir musikinin sesini duydum. Ferhunde kızımız bizim “yamaçlar”dan bizim “denizlerimizin kıyısına” iniyor ; çocuk Ferit’in kanunla yaptığı, Şehzadebaşı salonlarında dinlediğimiz taksimleri andıran “improvisation”unu çalıyor ; “oyun havası”na sıra geldiği vakit Anadolu’nun bazen kabadayıca ağır, bazen hoppaca kıvrak parmakları piyanoyu inletiyordu. Necil’in Ninnisi, beşikteyken duyup şimdi unuttuğumuz, analarımızın sesi… ve nihayet büyük Türk musikisi sanatçısı Cemal Reşit… Bize “bizliğimizi” duyuran bu adamlara bir defa daha minnet duydum. Konser bitmişti, alkış devam ediyordu. Ferhunde Erkin, tekrar piyanonun başına geçti. Bu defa eşinin, Ulvi Cemal’in bir parçasını çaldı. Gitti. Alkış bitmiyordu. Döndü, gene Ulvi’nin, “Ağlama yar ağlama” isimli küçük parçasını piyanoya söyletti. Ağlama yar ağlama!..

Gel de ağlama!..

Bu parça konserin bir gözyaşı damlasıyla noktalaması oldu…*

HASAN ALİ YÜCEL

“ŞÖLEN”, Cumhuriyet gazetesi 4 şubat 1957

*Filiz ALİ’nin “Ferhunde Erkin/TUŞLAR ARASINDA” (Sevda Cenap Müzik Vakfı Yayınları, 2000) kitabından alıntıdır.

Zevk, zekadan çok algı sorunudur.
Rochefoucauld

“G” NOKTASI

Bir zamanlar bu ülkede çoksesli klasik müzik konserleri izleyen, zevk alan ve aldığı zevkin tarifi zor duygularını arı duru Türkçesiyle yazıya dökebilen devlet adamları vardı.

Bir zamanlar bu ülkede, oturmasını kalkmasını, konuşmasını, dolayısıyla düşünmesini de bilen, zevkli insanlar yaşardı.

Türkiye’yi ve halkını müziği, resmi, yontusu, sineması, tiyatrosu, edebiyatı ve felsefesiyle yükseltmek, dünya ile bütünleşerek evrensel değerlere ulaştırmak için çalıştılar, çok çalıştılar.

İdealleri vardı, yurt için, kadınlar, gençler, çocuklar için. İlericilikten kafada ilericilik anlarlardı, leşkerde değil.

İdealist oldukları için sanatsever, sanatsever oldukları için zevkli, zevkli oldukları için de güzel işler bıraktılar ardlarında.

Bugün Türkiye’yi kuşatan kalın kalabalıkların ortasında çirkinliğe, zevksizliğe, görgüsüzlüğe direnen her vahayı, hala onlara borçluyuz.