BİR MEKTEP BİR ÖĞRETMEN

Geçen gün birine sordular, hangi mekteplerden mezunsunuz? diye.

Ben de o zaman düşündüm. Çok fazla okulum yok bitirdiğim, bir kere ilk okuldan liseye hep Galatasaray’da okudum.

Bir de, İlhan ve Turhan Selçuk’u ya da başka asker memur çocuklarını düşün! Tüm Türkiye yüzeyinde kaç okula gitmişlerdir. Biz kör değneğini beller gibi, aynı kuruma ilkokuldan girip 13 yıl okuduktan sonra, son sınıfından mezun olmuşuz.

Bununla birlikte çarşamba gazetelere bakarken, okuduğum önemli bir okulu tamamen unutmuş olduğumu hatırladım: Şehir Tiyatroları.

Yüz yıl önce, Darülbedayi adıyla, konservatuvar olarak kurulmuş olan kurum gerçekten benim de çok kişinin de okullarından biri olmuştur.

Bugün, , Osmanlı özentilerinin köküne kibrit suyu ekeceklerinden, haklı olarak endişe edilen, Şehir Tiyatroları, Osmanlı’nın son dönem modernleşmesinin bir ürünü olarak, İmparatorluktan Cumhuriyet’e miras kalmıştır, tıpkı Sanayii Nefise, (Güzel Sanatlar Akademisi gibi)….

Konservatuar, Güzel Sanatlar Akademisi, her yıl devlet resiim heykel sergilerinin açıldığı 20. yüzyıl başı Osmanlısı’na bir bak, bir de 21.yüzyıl başı Tayyip egemenliğindeki Cumhuriyet Türkiyesine…

***

Yüzyıl önce, bu topluma egemen olan zihniyet” İttihat ve Terakki” ( Birleşme ve İlerleme) zihniyetiydi, bugünün Türkiyesi’ndeki egemen zihniyet ise, İnfisah ve Tereddi ( parçalanma ve gerileme ) zihniyeti.

Her neyse, artık Şehir Tiyatroları’na dönüşmüş olan Darülbedayi okulunda ben çok okudum.

Biliyorsun, tiyatronun tanımlamalarından biri de, “mektebi edep”tir.

1940 ların ikinci yarısından itibaren bir ilkokul öğrenliğinden başlayarak, Şehir Tiyatroları’nın Tepebaşındaki binalarının kapısını çok aşındırdım.

Pazar günleri 15. 30 da başlayan matinelere giderdik annemle genellikle. Tepebaşı’nda, Şehir Tiyatroları’nın iki binası vardı. Biri klasik İtalyan tiyatrosu türündeki küçük ama zarif “Dram Tiyatrosu”, öbürü de amfiteatro biçiminde yapılmış olan biraz ötesindeki Komedi Tiyatrosu.

Orada neleri ,. kimleri izlemedim ki…

Bir kere Muhsin Ertuğrul başında olduğunda Şehir Tiyatroları her yıl sezonu Shakespeare ile açardı. Kafadan kaç tane Shakespeare seyrettiğimi şimdi tam olarak çıkaramayacağım. Ama, Hamlet ve Kral Lear ve bir de Othello seyrettiğimi anımsıyorum. Daha başka, Edmond Rostand lar; Ugo Betti’ler, Luigi Pirandellol’ar, daha kimler kimler…

***

Unutmadığım oyunlar arsında, Behzat Budak dolayısıyla “Çiçekçi Kız”, yine Behzat Budak dolayısıyla, Yarasa Opereti, Bonaparte’ın oğlu 2. Napoleon’u , Nur Sabuncu oynadığı için Yavru Kartal (Aiglon) ve oyunun içeriği dolayısıyla; neden Komedi sahnesinde oynadığına bir türlü anlam veremediğim Paydos yer alırdı.

Paydos yazıldığı zaman izlenme rekoru kıran bir oyun olmuştu.

Yazarı da, bir zamanlar Cumhuriyet’in Yazıişleri Müdürü olan ( o zamanlar Genel Yayın Müdürü diye bir makam henüz yoktu.) Cevat Fehmi Başkut ‘tu.

Cevat Fehmi Bey’i tanımak, onunla çalışmak ayrıcalığına sahip olmadım. Ama özellikle Tepebaşı Şehir Tiyatroları denince, beresi geniş İngiliz trençkotuyla görüntüsü gözümün önünden hiç gitmeyen Türk tiyatro tarihinin en önemli kişilerinden Haldun Taner (Haldun Bey ) ‘i tanımak mazhariyetine eriştim.

Şehir Tiyatrolarının 1961 yılında açtığı kurslara giderken tanıştım, öğretmenim olarak Haldun Bey ile. Onunla hem Tepebaşı’ndaki Pelit Pastahanesi’nde, hem evinde, hem evimde sohbet etmek olanağını buldum.

Evet Şehir Tiyatroları veya Darülbedayi benim dirsek çürüttüğüm okullardan biriydi. Haldun Bey de daramaturji, zarafet, hayat ve bilgelik derslerini izlemeye çalıştığım öğretmenlerimin en önde geleniydi.

Bu kurumlar ve kurumlaşmış kişiler öldürülmeye uğraşılan Türk Rönesansı’nın öncüleriydiler.