HEY BEYKOZLU!

Askerlik görevi ya da yatılı okul dönemlerinde kitlesel olarak yaşanılır. Yatma-kalkmalar, yemekler, dinlenmeler, dersler, sınavlar, tatbikatlar sırasında herkes kaynaşır. İsimler öğrenilir, lakaplar takılır, memleket neresi hemşerim aşamaları da geçilir. Özellikle askeri birliklerde çoğunluk doğum yeri olan kentlerle anılırken İstanbul’un bir ilçesinden gelmiş olanlara ayrıcalık tanınır:

-Hey Beykozlu!

Boğaz’ın en sonunda yer alan bu eski yerleşimde doğup büyüyenler gibi orada yaşayanlar da kendilerine “ayrıcalık” sağlanmış olduğunu düşünürler. Kendisini tanımış olanlardan dilemiştim. 1880’de Beykoz’a yerleşen Ahmet Mithat Efendi, yaşadığı Kırmızı Yalı’nın yanındaki balıkçılar kahvesine oturup büyük özel fincanından sabah kahvesini içerken şöyle sıralama yaparmış:

-Dünyanın en güzel şehri İstanbul’dur. Onun en güzel ilçesi de Beykoz’dur. Beykoz’un en güzel yeriyse Yalıköy’dür.

Yalıköy’ün en güzel yeri de oturduğum bu sandalyedir. Ben şimdi dünyanın en güzel yerinde kahvemi içiyorum.

İddia sahibi Ahmet Mithat Efendi olunca Beykozluların tümü itirazsız kabul ederlermiş.

Buraya nasıl ve neden geldiğimizi de anlatacağım.

Geçenlerde İstanbul Özel İtalyan Lisesi Kütüphane Müdiresi dostum Asdğik Yaupyan, Hagop Baronyan’ın “İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti” adlı kitabını hediye etti. Can Yayınlarından Nisan 2014’te çıkan kitabın yazarı Hogop Baronyan 1842’de Edirne’de doğuyor, 1891’de İstanbul’da Surp Pırgıç Hastanesinde veremden ölüyor. Müthiş bir mizaha sahip olan Baronyan, kitabında Beykoz’u şöyle anlatıyor:

“Beykoz’da kayıkçı ve balıkçı boldur. Bunlar şahane şarap içer, muhteşem balık yerler. Aralarında kıskançlık ve kötülük yoktur, sevgiyle davranırlar birbirlerine. Hep böyle kalabilmek için yönetim konusunda konuşmamaya ant içmişlerdir. Bu konuların dostluklarını bozduklarını söylerler.

Kadınları ev işleriyle uğraşırlar. Azla yetinirler. İstekleri yoktur. Namuslu ve sadıktırlar. Aralarında isyankârlıklarından koca dayağı yiyenler de vardır.

Beykoz’un havasından hep böyle söz edilir. Genellikle her mahallenin havası ne kadar kötü olsa da, daima okullarından iyidir!”

Yazarı yaşadığı ve yazdığı yılları dikkate alırsak Beykoz’un farkı ortaya çıkar. Çünkü Beykoz’da şimdi de kayıkçı ve balıkçı boldur. Bu yüzden de 150 yıl sonra hala şöyle seslenirler onlara:

-Hey, Beykozlu!

‘Beni eleştiren hainler!’

Türkiye’nin başına gelmiş en mütevazı, en kibar, en görmüş geçirmiş, en tok gözlü, en şefkatli, en kucaklayıcı, en birleştirici, sanata kültüre en fazla değer veren, en gösterişli, en uzun boylu, en destansı, en icraatçı, en demokrat Başbakan olan Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde büyük bir sürpriz yaptı:

-Ben Cumhurbaşkanı olacağım dedi.

Bu müjdeyi Ankara’da en büyük salonlardan birinde ve en kalabalık toplantıda yaptı. Artık daha büyüğü yapılaman deniliyordu ki, onu da başardı: Haliç’in ortasında yaptı:

-Vizyonumu açıklıyorum!

Gerçekten acayip bir vizyondu!

Her taraf vizyon oldu!

Cumhurbaşkanlığında neler yapacağını birer ikişer değil onar, on beşer bol kepçe vizyonlayıverdi.

Muhalifleri bu vizyonları daha okuyup anlayamamıştı ki, Cumhur-başbakanı olanca demokratlığıyla Antalya’da halka seslendi:

-Niye böyle edep ahlak dışı yollara başvuruyorsunuz?

Haliç’te kendisi gibi demokrat, hoş görülü, her daim iktidarda olan güçlere yakın olmanın başa bela getirmeyeceğini öğrenmiş, görgülü bilgili değerli satancılar pardon sanatçılar da yer almışlardı. Bu durum için bir iki tivit, üç dört feyzbuk mesajı, beş altı gram da instagram atılmıştı!..

Cumhur-başbakan bu eleştiriler altında utançlarından ezilip-büzüleceklerini sandığı sanatçılara sahip çıktı. Halbuki onlarda öyle bir şey yoktu. Yine de onları kenara ayırdı. Onlara yapılan eleştirileri kendine yapılmış kabul etti ve gök gürültüsü gibi gürledi:

-Beni eleştiren hainler!,, yatılı okul dönemlerinde kitlesel olarak yaşanılır. Yatma-kalkmalar, yemekler, dinlenmeler, dersler, sınavlar, tatbikatlar sırasında herkes kaynaşır. İsimler öğrenilir, lakaplar takılır, memleket neresi hemşerim aşamaları da geçilir. Özellikle askeri birliklerde çoğunluk doğum yeri olan kentlerle anılırken İstanbul’un bir ilçesinden gelmiş olanlara ayrıcalık tanınır:

-Hey Beykozlu!

Boğaz’ın en sonunda yer alan bu eski yerleşimde doğup büyüyenler gibi orada yaşayanlar da kendilerine “ayrıcalık” sağlanmış olduğunu düşünürler. Kendisini tanımış olanlardan dilemiştim. 1880’de Beykoz’a yerleşen Ahmet Mithat Efendi, yaşadığı Kırmızı Yalı’nın yanındaki balıkçılar kahvesine oturup büyük özel fincanından sabah kahvesini içerken şöyle sıralama yaparmış:

-Dünyanın en güzel şehri İstanbul’dur. Onun en güzel ilçesi de Beykoz’dur. Beykoz’un en güzel yeriyse Yalıköy’dür.

Yalıköy’ün en güzel yeri de oturduğum bu sandalyedir. Ben şimdi dünyanın en güzel yerinde kahvemi içiyorum.

İddia sahibi Ahmet Mithat Efendi olunca Beykozluların tümü itirazsız kabul ederlermiş.

Buraya nasıl ve neden geldiğimizi de anlatacağım.

Geçenlerde İstanbul Özel İtalyan Lisesi Kütüphane Müdiresi dostum Asdğik Yaupyan, Hagop Baronyan’ın “İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti” adlı kitabını hediye etti. Can Yayınlarından Nisan 2014’te çıkan kitabın yazarı Hogop Baronyan 1842’de Edirne’de doğuyor, 1891’de İstanbul’da Surp Pırgıç Hastanesinde veremden ölüyor. Müthiş bir mizaha sahip olan Baronyan, kitabında Beykoz’u şöyle anlatıyor:

“Beykoz’da kayıkçı ve balıkçı boldur. Bunlar şahane şarap içer, muhteşem balık yerler. Aralarında kıskançlık ve kötülük yoktur, sevgiyle davranırlar birbirlerine. Hep böyle kalabilmek için yönetim konusunda konuşmamaya ant içmişlerdir. Bu konuların dostluklarını bozduklarını söylerler.

Kadınları ev işleriyle uğraşırlar. Azla yetinirler. İstekleri yoktur. Namuslu ve sadıktırlar. Aralarında isyankârlıklarından koca dayağı yiyenler de vardır.

Beykoz’un havasından hep böyle söz edilir. Genellikle her mahallenin havası ne kadar kötü olsa da, daima okullarından iyidir!”

Yazarı yaşadığı ve yazdığı yılları dikkate alırsak Beykoz’un farkı ortaya çıkar. Çünkü Beykoz’da şimdi de kayıkçı ve balıkçı boldur. Bu yüzden de 150 yıl sonra hala şöyle seslenirler onlara:

-Hey, Beykozlu!

Üst başlık: Cumhur-başbakanın yeni vizyonları

Başlık: ‘Beni eleştiren hainler!’

Türkiye’nin başına gelmiş en mütevazı, en kibar, en görmüş geçirmiş, en tok gözlü, en şefkatli, en kucaklayıcı, en birleştirici, sanata kültüre en fazla değer veren, en gösterişli, en uzun boylu, en destansı, en icraatçı, en demokrat Başbakan olan Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde büyük bir sürpriz yaptı:

-Ben Cumhurbaşkanı olacağım dedi.

Bu müjdeyi Ankara’da en büyük salonlardan birinde ve en kalabalık toplantıda yaptı. Artık daha büyüğü yapılaman deniliyordu ki, onu da başardı: Haliç’in ortasında yaptı:

-Vizyonumu açıklıyorum!

Gerçekten acayip bir vizyondu!

Her taraf vizyon oldu!

Cumhurbaşkanlığında neler yapacağını birer ikişer değil onar, on beşer bol kepçe vizyonlayıverdi.

Muhalifleri bu vizyonları daha okuyup anlayamamıştı ki, Cumhur-başbakanı olanca demokratlığıyla Antalya’da halka seslendi:

-Niye böyle edep ahlak dışı yollara başvuruyorsunuz?

Haliç’te kendisi gibi demokrat, hoş görülü, her daim iktidarda olan güçlere yakın olmanın başa bela getirmeyeceğini öğrenmiş, görgülü bilgili değerli satancılar pardon sanatçılar da yer almışlardı. Bu durum için bir iki tivit, üç dört feyzbuk mesajı, beş altı gram da instagram atılmıştı!..

Cumhur-başbakan bu eleştiriler altında utançlarından ezilip-büzüleceklerini sandığı sanatçılara sahip çıktı. Halbuki onlarda öyle bir şey yoktu. Yine de onları kenara ayırdı. Onlara yapılan eleştirileri kendine yapılmış kabul etti ve gök gürültüsü gibi gürledi:

-Beni eleştiren hainler!,,

Askerlik görevi ya da yatılı okul dönemlerinde kitlesel olarak yaşanılır. Yatma-kalkmalar, yemekler, dinlenmeler, dersler, sınavlar, tatbikatlar sırasında herkes kaynaşır. İsimler öğrenilir, lakaplar takılır, memleket neresi hemşerim aşamaları da geçilir. Özellikle askeri birliklerde çoğunluk doğum yeri olan kentlerle anılırken İstanbul’un bir ilçesinden gelmiş olanlara ayrıcalık tanınır:

-Hey Beykozlu!

Boğaz’ın en sonunda yer alan bu eski yerleşimde doğup büyüyenler gibi orada yaşayanlar da kendilerine “ayrıcalık” sağlanmış olduğunu düşünürler. Kendisini tanımış olanlardan dilemiştim. 1880’de Beykoz’a yerleşen Ahmet Mithat Efendi, yaşadığı Kırmızı Yalı’nın yanındaki balıkçılar kahvesine oturup büyük özel fincanından sabah kahvesini içerken şöyle sıralama yaparmış:

-Dünyanın en güzel şehri İstanbul’dur. Onun en güzel ilçesi de Beykoz’dur. Beykoz’un en güzel yeriyse Yalıköy’dür. Yalıköy’ün en güzel yeri de oturduğum bu sandalyedir. Ben şimdi dünyanın en güzel yerinde kahvemi içiyorum.
İddia sahibi Ahmet Mithat Efendi olunca Beykozluların tümü itirazsız kabul ederlermiş.

Buraya nasıl ve neden geldiğimizi de anlatacağım.

Geçenlerde İstanbul Özel İtalyan Lisesi Kütüphane Müdiresi dostum Asdğik Yaupyan, Hagop Baronyan’ın “İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti” adlı kitabını hediye etti. Can Yayınlarından Nisan 2014’te çıkan kitabın yazarı Hogop Baronyan 1842’de Edirne’de doğuyor, 1891’de İstanbul’da Surp Pırgıç Hastanesinde veremden ölüyor. Müthiş bir mizaha sahip olan Baronyan, kitabında Beykoz’u şöyle anlatıyor:

“Beykoz’da kayıkçı ve balıkçı boldur. Bunlar şahane şarap içer, muhteşem balık yerler. Aralarında kıskançlık ve kötülük yoktur, sevgiyle davranırlar birbirlerine. Hep böyle kalabilmek için yönetim konusunda konuşmamaya ant içmişlerdir. Bu konuların dostluklarını bozduklarını söylerler.

Kadınları ev işleriyle uğraşırlar. Azla yetinirler. İstekleri yoktur. Namuslu ve sadıktırlar. Aralarında isyankârlıklarından koca dayağı yiyenler de vardır.

Beykoz’un havasından hep böyle söz edilir. Genellikle her mahallenin havası ne kadar kötü olsa da, daima okullarından iyidir!”

Yazarı yaşadığı ve yazdığı yılları dikkate alırsak Beykoz’un farkı ortaya çıkar. Çünkü Beykoz’da şimdi de kayıkçı ve balıkçı boldur. Bu yüzden de 150 yıl sonra hala şöyle seslenirler onlara:

-Hey, Beykozlu!

‘Beni eleştiren hainler!’

Türkiye’nin başına gelmiş en mütevazı, en kibar, en görmüş geçirmiş, en tok gözlü, en şefkatli, en kucaklayıcı, en birleştirici, sanata kültüre en fazla değer veren, en gösterişli, en uzun boylu, en destansı, en icraatçı, en demokrat Başbakan olan Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde büyük bir sürpriz yaptı:

-Ben Cumhurbaşkanı olacağım dedi.

Bu müjdeyi Ankara’da en büyük salonlardan birinde ve en kalabalık toplantıda yaptı. Artık daha büyüğü yapılaman deniliyordu ki, onu da başardı: Haliç’in ortasında yaptı:

-Vizyonumu açıklıyorum!

Gerçekten acayip bir vizyondu!

Her taraf vizyon oldu!

Cumhurbaşkanlığında neler yapacağını birer ikişer değil onar, on beşer bol kepçe vizyonlayıverdi.

Muhalifleri bu vizyonları daha okuyup anlayamamıştı ki, Cumhur-başbakanı olanca demokratlığıyla Antalya’da halka seslendi:

-Niye böyle edep ahlak dışı yollara başvuruyorsunuz?

Haliç’te kendisi gibi demokrat, hoş görülü, her daim iktidarda olan güçlere yakın olmanın başa bela getirmeyeceğini öğrenmiş, görgülü bilgili değerli satancılar pardon sanatçılar da yer almışlardı. Bu durum için bir iki tivit, üç dört feyzbuk mesajı, beş altı gram da instagram atılmıştı!..

Cumhur-başbakan bu eleştiriler altında utançlarından ezilip-büzüleceklerini sandığı sanatçılara sahip çıktı. Halbuki onlarda öyle bir şey yoktu. Yine de onları kenara ayırdı. Onlara yapılan eleştirileri kendine yapılmış kabul etti ve gök gürültüsü gibi gürledi:

-Beni eleştiren hainler!