İNSANLIK ‘KIŞ UYKUSU”NDA…

Siviller katlediliyor… Kadınlar ve çocuklar başta… Televizyonlardan, sosyal medyadanizliyoruz hepimiz vahşeti… 21. yüzyılın dünyasındaki bu devasa insanlık ayıbını…Sadece Filistin’de değil, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Nijerya’da… 
Sokağa adımımızı atıyoruz etrafımız dilenen, avuç açan insanlarla dolu… Savaştandolayı ülkesini terk edenler… Yoksulun kaderi açlıktan ölmemek için para dilenmek.

Eğitimsizlik, yoksulluk sarmalını kırmak neredeyse imkânsız. 
Birileri ateş çemberi altında… Diğerleri ise kış uykusunda.. Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” filminden aldım başlığı. Önceki gece izledim ödüllü filmi. Bir açık hava sinemasında, gözyüzündeki yıldızların altında… Aydın karakteriyle işlenen “aydınolma”, daha doğrusu olduğunu sanma hallerini, “…mış gibi” yaşamları, “iyi ve kötü” “doğru ve yanlış” arasındaki çizginin nasıl manipüle edilebildiğini inanılmaz bir ustalıkla aktaran “Kış Uykusu”nu izlerken, aynı gökkubbenin altında, aynı zaman dilimi içinde bir yerlerde insanların öldürüldüğü, kadınların ırzına geçildiği gerçeği beynimde uğulduyor ve toplumlarda aydın olma sorumluluğunun nasıl heba edildiğinidüşünüyordum. Türkiye’ye özgü değil “aydın olma halleri”, evrensel bir sorun.

Hatta çağımızın bence en önemli sorunlarından biri. Bugün neoliberal politikalarınyarattığı enkazlara karşı bir çözüm geliştirememenin, bir ideolojik açılım yaratamamanın da altında bu yatıyor. Entelektüel derinlik yaratamamak… 


Oysa bundan önceki yüzyıllardaki savaşlardan farklı günümüzde yaşananlar.

Bugününteknolojileriyle dünyada açlığı, yoksulluğu, çevresel tehditleri, insanların zorunlu olarak göç etmelerinin nedenlerini ortadan kaldıracak bilgi ve donanıma sahip artık uygarlık. Keza daha önceki savaşlardan, çatışmalardan farklı olarak uluslararası yasalar, uluslararası örgütler de var (NATO, BM vs…) Tabii eğer onları aktif olarak yaşamageçirecek irade ve istek olursa. 
Ama tüm bunlara karşın kış uykusunda insanlık.

Askeri harcamalara trilyonlarca dolar harcanıyor, yüz binlerce insan yaşamını yitiriyor ve yine de sorun çözülmüyor.Çözülmenin ötesinde büyüyor, karmaşıklaşıyor… 
Bundan 2.5 yıl önce ABD askerleri Irak’tan çekilirken Başkan Obama Irak’ı“bağımsız, istikrarlı, kendine güvenen”bir ülke olarak tanımlamıştı. Bugün ortada neredeyse ülke kalmadı…

Ama kimse kılını kıpırdatmıyor. ABD’de, Avrupa’da, hatta Rusya’da, Çin’de bile iktidarlar sessiz. Çomak çoktan sokulmuştu oyun sahası Ortadoğu’ya. Elbirliği ile… 
Yönetenleri hadi anladık diyelim; oyunun kurallarını oynuyorlar. Ama ya yönetilenler?Ya aydınlar?

***

Elimde Fransız sosyolog ve toplumbilimci Alain Touraine’in “Başka TürlüDüşünmek” adlı kitabı. “Toplumlar hemen her yerde çözülüyor. Ne adalet, ne partiler, ne sendikalar; artık hiçbir kurum güven vermiyor” diyor. Yönünü kaybetmişbir dünya..
Hızla değişiyor dünya ama aynı zamanda her türlü ekolojik, biyolojik ve demografik tehditlerin altında. Bu yüzden zaten kırılganlık duygusu hâkim bir duygu. Üstüne üstlük bir de düşünce üretimi;
küreselleşmenin, teknolojik gelişimin hayli gerisinde kalmış durumda. “Fikirlerin” yerini genellikle “alıntılar” alıyor. 
Touraine ile devam edelim; Toplumdan cemaate; farklılaşmadan bağımlılığa; laiklikten kimlik takıntısına doğru kayıyoruz. Tüm bunlar bugüne değin elde edilen kazanımlar karşısında güçlü gerilemeler… Toplum kayboluyor, çünkü hiçbir kurum, hiçbir ortak irade dünya ekonomisi üzerinde bir etkiye sahip değil.

Toplumsal haklar da zaten piyasaların zaferi karşısında alabildiğine gerilediler. Herkes tehlikeli bir biçimde fikirlerinin, aidiyetlerinin, kökenlerinin içine kapanıyor.

Peki ne yapılabilir?
Belki öncelikle artık hiçbir şey yapılamaz saplantısını bir kenara bırakmak… Hızla değişen, küreselleşmesi bilişim teknolojileri, iktisadi ve bankacılık şebekeleri tarafından dayatılan bir dünyada, hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünmek saçmalık. Touraine, “yeni üretim biçimleri anlaşılmadığından, toplumsal yaşam; bir düzenin ve bir tahakkümün yeniden üretimine indirgeniyor” diyor ve ekliyor:

Toplumsaldüşüncede bir tersyüz olma şart. Bu bağlamda fikirleri, politikaları çağıran üç muazzam alan var: Kadınların bağımlılığı; etnik, dinsel, kültürel ya da cinsel azınlıkların reddi; gençlerin okulda ya da mesleki yaşamlarında çektiği zorluklar. 
Benlik olma, kendini yaratma ve tüm kökleri ve dallarıyla bir birey olarak kendini savunma; ama en başta bir ağaç olma bilincine sahip olma, bugün davranışlarımıza rehberlik edebilecek, iyiyi, kötüyü ayırmamızı sağlayacak tek ilke. Ve beraberinde, insan haklarının her cephede ve istisnasız herkes için savunulmasını ve bilimselakılcılığı merkezine alan bir evrensellik. 


Ne dersiniz?

Kış uykusundan uyanma zamanı gelmedi mi?