RÖNESANSIMIZIN ÇELİŞKİLERİ

Melih Cevdet Anday bir yazısında, Türkiye’nin en büyük eksikliklerinden birinin “Rönesans”ını ve “Aydınlanma”sına yaşayamamış olması olduğunu söylemiş, en parlak örneklerinden birinin de kendisi olduğu Türk Rönesansının pek de ala var olduğu belirtildiğinde ise, şu enfes yanıtı vermişti:

-Kabul ama, bu nasıl Rönesans ise, hem beni hem de Türk İslam sentezini yaratıyor.

Haklıydı.

Gecikmiş ve güdük kalmış Türk Rönesansı aynı zamanda, çelişkilerle doluydu. Nitekim Melih Cevdet ile Tercüme Bürosu Ankarası’nda 1940 larda başlayan dostluğu ömür boyu devam etmiş olan ve öyküsü 24 temmuz günü burada anlatılan Erol Güney’in yaşamı da aynı çelişkilerin göstergesi.

Odessa doğumlu Rus Yahudisi olup, 1917 devriminden sonra ülkemize göçen, burada okuyan, Türk vatandaşlığını alan Erol Güney, Gaziantep Lisesi Felsefe öğretmenliğine atanamıyor, ama, Rönesansımızın kilometre taşlarından olan Tercüme bürosunda önemli roller oynayabiliyor. Türkiye’nin önde gelen şair ve edipleriyle yakın ilişkiler kurabiliyor.

Aynı,Türk vatandaşı Erol Güney gazeteciliği sırasında, hoşa gitmeyen bir haber yaptığında, diğer Türk gazetecileri gibi kovuşturmaya uğrayacağı yerde sınır dışına atılıyor.

Bu olay olduğu sırada, toplumumuzda insanlara din dil ırk, köken ayırımı yapmadan eşit davranılacağının ilan edildği Tanzimat Fermanı’nın ilanının üzerinden 120, Cumhuriyet’in yürürlüğü girmesinin üzerinden de 32 yıl geçmişti.

***

Demek ki,. Ülkemiz bir yandan Rönesansını yaşarken, bir yandan da insanları dilleri, dinleri, etnik kökenleri yüzünden ötekileştirmeyi de en ala şekilde sürdürüyordu.

Erol Güney bu ötekileştirme karşısında tepki olarak, bir süre Türkçe konuşmama yolunu tutmuş.

Ama sonraki yıllarda bundan vazgeçmiş. Ve kendisiyle tanıştığımız zaman anlattıkları hep, Türkiye ile ilgili iyi anılardı.

Nasıl olmasındı ki, burada hep seçkin insanlardan içten yakınlık görmüştü. Eşi Dora ile evlendiğinde, nikah şahidi Melih Cevdet ile Necati Cumalı idi ve kendisine şöyle takılıyorlardı:
-Hadi yine şanslısın, şiirin kanatları altında evlendin!

Daha sonra, Erol Güney hemen her yıl Türkiye’ye gelip arkadaşlarıyla hasret gideriyordu.

Bu ziyaretleri sırasında da, devleti yönetenler değil, ama gücünü ellerinde tutanlar, yine Erol Güney’e eza çektirmekten geri kalmadılar ve bir daha Türkiye&ye girmesine izin verilmeyeceğini söylediler.

Yanlış anlaşılmasın aslında devletimiz tahakkümünü ve baskısını din dil ve din ayırımı gözetmeksizin herkes üzerinde eşit biçimde icra ediyordu. Nitekim benzeri muamele ile birkaç yıl önce, Avni Arbaş da karşılaşmış, zamanın Dışişleri Bakanı Çağlayangil’in müdahalesiyle durum düzeltilmişti.

***

Artık Erol Güney de bu gerçeği ve çelişkileri iyice kavramıştı. Sorunu kişiselleştirmiyordu.

O sıralarda yine Türk aydınlanmasının bireylerinden biri olan ve aydın tavrını tüm siyasi yaşamı boşunca sürdüren İsmail Cem Dışişleri Bakanı idi. Kendisini durumdan haberdar ederken, Erol Güney’in kim olduğunu anımsatmak gereğini duymadım. Çünkü Cem hepsini zaten biliyordu.

Bir memurun münasebetsizliğini gidermek için Dışişleri Bakanı kolları sıvadı.

O memur da, TC vatandaşıydı, o bakan da.

Bununla da kalmadı. Daha sonra İsrail’e büyükelçi olarak atanan Feridun Sinirlioğlu İsrail’e adım atar atmaz ilk ziyaretini Erol Güney’e yapıyordu.

Onu ötekileştirenler de TC.’nin vatandaşları ve yöneticileriydi, onu sevgi ve saygı ile bağırlarına basanlar da.

Bu da hem Türkiye’nin hem de Türk Rönesansının büyük çelişkisiydi. Ama meyus olmanın da gereği yok. Rönesansın kendisi de, aynı çelişkilerle doluydu. Bir yanda düşüncenin ve yaratıcılığın özgürlüğü, öte yanda bağnazlığın zulmü kucak kucağa yaşamaktaydılar.

Evet Rönesans İtalyası’nda da, Jordano Bruno da vardı, onu yakan Engizisyon da.

Sevgili, Erol Güney hakkında daha fazla bilgi için Y. K. Yayınları’ndan çıkan, M.Şerif Özsoy ile Haluk Öncel’in biyografik eseri “Erol Güney’in Ke(n)disi” ne bakabilirsin.