KADINLARIN KAHKAHASI

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’ın “Kadın iffetli olacak.Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak” sözlerini duyunca bu bayram okuduğum“Kadınların En Güzel Tarihi” adlı kitaptan biraz bahsetmeye karar verdim. 
Biliyorsunuz; bitmiyor, sonu gelmiyor. Kadınlara yönelik şiddetten bahsediyorum.

Hem fiziksel, hem duygusal şiddetten… “Eşini rehin aldı… Eşini gömerkenyakalandı, karısını doğradı…” tarzı haberler artık o kadar kanıksandı ki neredeyse haber değeri bile olamıyor. Kadınların gündelik hayatlarına müdahale etme hakkına sahipmiş gibi ahkâm kesen siyasi otoritenin ülkenin her bir yerine attığı tohumlarınekinlerini böyle biçiyoruz ne yazık ki…

Yakın bir süre içinde kahkaha attığı için karısını öldürdü tarzı bir cinayet haberi duyarsanız şaşırmayın. 
Bir siyaset bilimci olan Nicole Bacharan’ın kendi alanlarında uzman 3 kadına yönelttiği sorulardan ve yanıtlarından oluşuyor “Kadınların En Güzel Tarihi”.

Antropolog Françoise Heritier, kadın tarihi uzmanı Michelle Perrot ve düşünürSylviane Agacinski daha ilk çağlardan başlayarak günümüze kadınlığın hikâyesini anlatırken bir yandan da zihniyetlerin ve kadınlara bakışın evrimini gözler önüne seriyorlar. Ve tabii, kadınların yüzyıllar boyunca krallar, hükümdarlar, din adamları,babalar ve kocalar tarafından dayatılan boyunduruktan, ahlaki, sosyal ve cinsel baskılardan kurtulmak için yürüdükleri uzun, upuzun yolun izini sürüyorlar.

Vekadınların ölümüne sert, zorlu, trajik, tecavüzlerle dolu tarihini aktarıyorlar. 
Kadınlığın tarihi aslında günümüz dünyasının anlaşılmasında da büyük önem taşıyor ve 21. yüzyıl toplumunun temel tartışmalarına ışık tutuyor. 


Tarihsel sürecin tüm evrelerinde evlerine kapanmaya yönlendirilen kadınların düşünsel alandan, bilimden, edebiyattan bilinçli bir şekilde nasıl uzak tutulduğuanlatılıyor kitapta.

Kadınların içine tohum bırakılan bir “kap”, bir “tencere” görevi gördüğünü, daha ilk çağlardan başlayarak, ailenin erkeklerinin kadınlar üzerinde kurduğu değiş tokuş sistemini dehşet verici örneklerle öğreniyoruz.

Ve tabii erkeklerin cinsel arzularının kontrol edilemez olduğunu ve aksine “kadınların nazik, kırılgan doğası” gereği cinselliğe her zaman gerek duymadığını, evde hizmet ve cinsel zevk aracı olarak kullanıldığını… Batı dünyasında kadının tüm bunları aşması hayli uzun süreç aldı. 

Ve kitapta da bahsedildiği gibi kadın özgürlüğü henüz çok yenive kırılgan.

Günümüz Ortadoğu ve Arap dünyasında “kadın” hâlâ ortaçağ zihniyetinin esareti altında. Türkiye’de ise kadın Batı modernliği ve ortaçağ zihniyeti arasında sıkışmış durumda. Özgürleşmek isteyen, ses çıkaran kadına yönelik şiddet bu yüzden bu kadar yoğun. 

Nasıl aşılır sorusunun yanıtı zihniyet değişikliğinde yatıyor. Batı’nın kadın konusunda ortaçağ karanlığından çıkması kolay olmadı; arkasında kadınlarınsessiz zorlu mücadelesi yatıyor. 

Örneğin Fransa’da üniversite diploması alabilme hakkını kazanabilmek için tam 25 yıl süren bir mücadele veren Julie Daubie. Ancak 1861 yılında mücadeleyi kazanıp diplomasını alabiliyor.

Yine Fransa’da laik, ücretsiz ve zorunlu eğitimin ancak 1881 yılında ilk kez gündeme geldiğini, ancak kilise, Cumhuriyeti ve özellikle de laik okulu “ahlaka aykırılıkla” suçladığı için Cumhuriyetçilerin okları üstlerine çekmemek için kızlar ve erkekleri birbirinden ayırdıklarını öğreniyoruz
Kitabı okurken, hemen hemen aynı dönemlerde Mustafa Kemal Atatürk’ün, henüz ulus bile olmamamış kör cahil bir toplumda kadının değerini ve kadının haklarını son derece açık şekilde ortaya koymasının Türkiye’nin bütün kadınlarına verilmiş çokbüyük bir kazanım olduğu gerçeği bir kez daha tüm haşmetiyle ortaya çıkıyor.

Dünya tarihinde, kadının, yüzyıllar boyu verdiği, hâlâ da sürdürdüğü mücadelesini Türkiye’ye bir anda armağan eden bir lider Atatürk. Değerini ne yazık ki tam olarak kimseninkavrayamadığı…


Ve 2014 Türkiyesi’nde kadınların suratına tokat gibi çarpan “Kadın iffetli olacak.

Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak” sözleri…