TÜRK SİNEMASININ GELECEĞİ…

Türk sinemasının 2000’li yıllarda su yüzüne çıkan ‘Yeniden Doğuş’u, Cannes, Berlin ve Venedik gibi önemli festivallerde üst üste kazanılan ödüllerle uluslararası düzeyde kendini kanıtlamıştı. 2010’da Semih Kaplanoğlu’nun “Bal” ile Berlin’de Altın Ayı alması ardından, Seren Yüce’nin “Çoğunluk” ile Venedik’te En İyi İlk Film Altın Aslanı’nı kazanması, bu yükselen çizginin doruk noktasını oluşturuyordu.
 
Ali Aydın’ın 2012’de “Küf” ile, Seren Yüce’nin başarısını Venedik’te yenilemesine karşın, son 4 yıl boyunca, Türk sinemasının  uluslararası düzeyde bir tür duraklama devrine girdiği kanısı doğmuştu… Bu göreceli duraksamanın, aslında bir soluklanma dönemi, belki de yeniden atılım süreci olduğu düşüncesini sık sık dile getirmiştik. Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” ile iki ay önce Cannes’da Türk sinemasına ikinci kez, hem de başka bir filmle paylaşılmayan bir Altın Palmiye kazandırması, soluklanma devrinin yeni başarılara gebe olduğunun belki de ilk habercisiydi. Türk sinemasının 100. yılına denk gelen bu ödül, simgesel bir anlam da taşımaktaydı. 
 
Bu yaz, Avrupalı Türk yönetmenlerin yazı…
 
Bu konumda, Türk filmlerinin önümüzdeki büyük festivallerde alacağı yeri merakla bekliyorduk. 6 Ağustos çarşamba günü Luc Besson’un filmi “Lucy “ ile başlayan 67. Locarno Festivali ardından, 27 Ağustos akşamı Alejandro Gonzales İnarritu’nun “Birdman”i ile açılacak olan 71. Venedik Festivali listelerine baktığımızda, Avrupalı, özellikle de Almanyalı Türk yönetmenlerin bu yazın ağırlıklı gündemini oluşturduklarını görüyoruz.
 
Locarno Festivali’nde üç Türk kökenli yönetmen…
 
“Sürü” ye (Yilmaz Güney/Zeki Ökten) 1979’da Altın Leopar veren, Fatih Akın’ı 1998’de ilk filmiyle dünyaya tanıtan Locarno’nun yarışmalı bölümüne seçilen genç yönetmen Kaan Müjdeci, Venedik’in ana bölüm teklifini doğal olarak tercih edip çekilince, bu yıl Altın Leopar’a aday bir Tük filmi yok ; ancak, listelerde Avrupalı 3 Türk yönetmenin adını görüyoruz: Önce, Altın Leopar’ı belirleyecek olan ana jüride, Thomas Arslan görev alıyor. 1962’de Almanya’da,  bir Türk-Alman çiftin çocuğu olarak dünyaya gelen Thomas Arslan, çocukluğunda bir süre Türkiye’de de yaşamış olan bir senaryo yazarı/yönetmen…  Sonra, Türk asıllı Ufuk Emiroğlu’nun (1980), geçen yıl, tam da Gezi direnişi sırasında yapılan « DOCUMENTARIST 6. İstanbul Belgesel Günleri »nde ‘Yeni Yetenek Ödülü’ alan "Babam, Devrim ve Ben" adlı filmini, festivalin "İsviçre Sineması Panoraması" bölümünde izliyoruz. Son derece olgun, konusunun ufuklarını aşan derinlikli yaklaşımı ve yenilikçi biçimiyle çok beğenilen bu farklı belgeseli içtenlikle alkışlıyoruz.  Ayrıca, yine Almanya/Türkiye ortak yapımı, Cem Kaya imzalı "Remake, Remix, RipOff",  festivalin "Sinema Tarihi/Öyküleri" adlı programında yer alıyor. Cem Kaya, Türk sinemasının 100 yıllık geçmişinden güzel bir derleme sunuyor…
  
Venedik’te ilk kez, iki “Türk filmi” birden Altın Aslan adayı…
 
İki hafta sonra, Fatih Akın “The Cut”, genç yönetmen Kaan Müjdeci de, ilk uzun filmi olan “Sivas” ile Venedik’te ana seçkide yer alacaklar. Büyük ödül Altın Aslan’a birlikte aday olmaları, Türk sineması için bir ilk oluşturacak.

Aslında, ortak yapımların neredeyse kaçınılmaz olduğu, giderek küreselleşen sinema dünyasında, yönetmenin pasaportu ya da kültürel kökleri ne olursa olsun bir filme ulusal kimlik yüklemeye çalışmanın giderek anlamsızlaştığı bir dönemde yaşıyoruz…Ülkelerin festivallere gidecek filmleri devlet düzeyinde belirledikleri günler geride kalalı 60 yıl oluyor… Venedik’te süregeldiği gibi, kimi festival saraylarını süsleyen rengârenk bayraklar, artık bir tür nostaljinin simgeleri olarak dalgalanıyor… Ama biz yine de, filmlerin ve yönetmenlerin alnına birer bayrak yapıştırarak sahiplenme dürtüsünden kurtulamıyoruz… Ancak, Fatih Akın’ın, özellikle de 2003 yılına kadar Türkiye’de yaşamış olan Kaan Müjdeci’nin ve diğer Avrupalı Türk yönetmenlerin temelde, yani kültürel bağlamda, Anadolu topraklarından beslendiklerini yadsıyamayız.
 
Sorun, Fatih Akın’ın İngilizce konuşan Ermenileri mi ?…
 
Bu noktada hemen bir parantez açalım : Filmi görmeden, kulaktan dolma bilgilerden yola çıkarak, Fatih Akın’ın Türkiye’de Agos dergisine verdiği söyleşiyi « beğenmeyen » bağnaz kişi ve çevrelerin, temel özgürlükleri hiçe sayan tehditler savurmaları, kovuşturulması gereken, kabul edilemez bir demokrasi suçudur. Bu konumda, Fatih Akın’ın ifade özgürlüğünü savunarak yanında yer almak, sadece sinema çevrelerinin değil, tüm sanatçıların, her demokrat aydının, kurum ve kuruluşların görevi olmalıdır. Locarno Festivali sırasında, bu tepkilerin uluslararası bir boyut aldığını gözlemlemek sevindiriciydi.  

Ve parantezi kapatarak, filmle ilgili duyumsamalarımıza dönelim.
 
’1915 Ermeni Katliamı’nı gündeme getiren “The Cut”, Martin Scorsese’nin senaristi, Ermeni asıllı bir Iraklı olan Mardik Martin ile birlikte yazılmış. Ortak yapımcıları arasında Almanya ve Türkiye dahil 7 ülkenin adı geçiyor. Filmi ‘Western’ türü, politik içerikli bir büyük yapım olarak tanımlayanlar da var…

Bir Ermeni babanın, o kanlı günlerde izini yitirdiği çocuklarını arayışının öyküsü olan filmi çok beğendiğini söyleyen Venedik Festivali’nin eski yöneticisi Marco Müller’e, «Cannes neden yarışma dışı sunmayı teklif etti acaba ? diye sorduğum da,  «Film bence çok başarılı. Konu son derece zeki bir yaklaşımla, dolaylı yoldan, bir insanın kişisel hikâyesine odaklanılarak işlenmiş.  Ancak, Cezayir asıllı Fransız oyuncu Tahar Rahim’in yorumladığı baş karakter dilsiz bir baba olduğu için, Fatih Akın filmdeki diğer Ermeni karakterlerin İngilizce konuşmalarını sakıncalı bulmamış. Bu tercih belirli bir sıkıntı yaratıyor. Türklerin Türkçe konuştukları bir filmde Ermenilerin İngilizce konuşuyor olmaları yadırganıyor. O kadar ki, Fransız dağıtımcısının filmi duble ettirerek, herkesin anadilini konuşacağı bir kopya ile gösterime çıkartmak istediğini duydum… » 2012 yılından bu yana Roma Festivali’nin başında bulunan Marco Müller, uluslararası sinema dünyasının nabzını yakından tutan bir kişi. Geçen yıl Tayfun Pirselimoğlu’nun ödül kazandığı Roma Festivali’nin yarışmalı bölümüne bu yıl Tolga Karaçelik’i, ikinci filmi « Sarmaşık » ile davet etmiş. « Bakalım gelebilecek mi ? Karar vermeden önce Berlin Festivali’ni deneyecektir tabii ki » diyor doğal gerçekçiliğiyle…
 
Venedik’te Fatih Akın’la birlikte Altın Aslan’a aday olan Kaan Müjdeci’nin filminin ise, adından beklenebilenin tersine, 1993 Sivas katliamı ile ilişkisi yok. « Sivas »ın Locarno’ya gelememesine üzülenler, bir çocuk ile yaralı dövüş köpeği arasında geçen hikayenin çok başarılı bir dille anlatıldığını söylüyorlar…
  
Türk sinemasının geleceği Avrupalı Türk yönetmenler mi ?
 
Anadolu’nun dört yanından kalkıp Batı Avrupa ülkelerine çalışmaya giden göçmenlerimizi Türkiye’de tutabilseydik bile, onların çocuklarına ve torunlarına sanat ya da bilim alanlarında uluslararası başarıların yollarını açabilecek kadar çağdaş, özgürlükçü eğitim olanakları sunabilir miydik acaba?

Dinsel içerikli karanlık eğitim anlayışının ve uygulamalarının günümüz Türkiye’sinde giderek güçlendiğini görünce, ‘iyi ki göç etmişler de çocuklarına yeteneklerini sere serpe geliştirme olanakları tanımışlar’ diyoruz.

Avrupalı Türklerin başarı çizgisinin orta vadede giderek yükseleceğini öngörmek zor değil…