İRAN SİNEMASININ GÜCÜ VE ZAAFLARI…




İran sineması bu yıl Venedik’te ciddi bir varlık gösteriyor. Altın Aslan yarışında, "Ufuklar" (Orizzonti) bölümünde ya da yarışma dışı seçkilerde, yönetmenleri İran kökenli olan, yarım düzine uzun/kısa film yer alıyor.  Ancak, hepsinin İran sinemasını temsil ettiğini söylemek imkansız. İşledikleri konular kadar anlatım biçimleriyle de geniş bir yelpaze sunan bu yönetmenlerin önemli bir bölümü yıllardır İran dışında yaşıyorlar. Daha doğrusu yaşamak zorunda bırakılmışlar… Örneğin, sözkonusu filmler arasında en başarılısını  imzalayan İranlı  Kürt yönetmen Bahman Gobadi, İstanbul Erbil ve New York arasında mekik dokuyor ama, yolu Tahran’dan geçmiyor, geçemiyor…



Tanrı’ya seslenirken yaşamı ıskalamamak…


Bahman Ghobadi (1969) yarışma dışı sunulan "Words with Gods" adlı filmin 9 yönetmen tarafından çekilen 9 bölümünün en başarılı iki parçasından birini imzalıyor. Nobel ödüllü Perulu yazar Mario Vargas Llosa’nın küratörü olduğu bu proje, dinlerle insanoğlu arasındaki karmaşık ilişkileri sorgulamak amacıyla yola çıkmış. Projenin öncülerinden Meksikalı yönetmen Guillermo Arriaga (1958 ) ateizmi konu alan "Tanrı’nın Kanı" adlı çalışmasıyla alkışlanırken, "Arada Sırada Yukarıya Bak" başlıklı bölümü gerçekleştiren Ghobadi, konusunu metaforlarla dolu iğneleyici bir dil ve özgür bir bakış açısıyla işliyor. Müslümanların İslam dinini algılama ve uygulama biçimlerini sorgularken, simgelerle dolu, son derece yaratıcı senaryo eşliğinde ciddi konuları hafif bir dille irdelerken, seyircisini güldürerek düşündürmeyi başarıyor.


Yılmaz Erdoğan’dan kısa ama güçlü bir yorum…


Biri dini bütün, diğeri karı/kız dikiz eden iki yapışık kardeşin öyküsü olan "Arada Sırada Yukarıya Bak" başlıklı bölümü izlerken, başka bir sürpriz daha bizi bekliyor. Omuzlarından ve başlarından birbirine yapışık kardeşlerden, kadınların çekiciliğini Tanrının lutfu olarak algılayan ve  yaratana dua etmek yerine,  yarattığı melek gibi güzel kadınlara tapınmayı tercih edeni, Yılmaz Erdoğan’ın yorumuyla daha da incelikli bir yoğunluk kazanıyor. Filmin adına göndermede bulunan namaz sahnesinde, yapışık kardeşlerin yatıp kalkmaları gerisindeki o trajikomik metafor, antolojik özgünlüğüyle belleklerimizden kuşkusuz uzun süre silinmeyecek.

Makhmalbaf düş kırıklığı yarattı…

İranlı yönetmenler arasında en fazla düş kırıklığı yaratan, Mohsen Makhmalbaf (1957) oldu. « Ufuklar » (Orizzonti) yan bölümünün açılışında sunulan « Başkan » (The President) 1970’li yılların politik sinema reçeteleriyle kotarılmış, içerdiği ucuz simgelerin yükü altında boğulan, kimliksiz bir film. Çekimleri Gürcistan’da yapılan « Başkan », belirsiz bir ülkenin yaşlı diktatörünün, veliaht gibi yetiştirdiği torunuyla birlikte, ayaklanan halkın gazabından kurtulmaya çalışmasının öyküsü… Ancak, iyi niyetlerin ve kağıt üzerinde güzel görünen senaryoların, kendilerini aşan iddialı bir sinema diline öykünen yönetmenler tarafından nasıl harcandığının yeni bir örneğini izliyoruz. Sembolizme gerçeküstü bir boyut katmak isterken naif, hatta gülünç olan Makhmalbaf’a, Londra’da sürdürdüğü sürgün yaşamı, şimdilik hiç iyi gelmemiş…