LAĞIM KOKUSU, İNSAN DOKUSU

Türkiye’yi yakından izleyen yabancı gazeteci, Moda Burnu’ndan Yoğurtçu parkına doğru çıktığı yürüyüşten alı al moru mor dönüp: «Sizin Erdoğan, hükümetleri ve belediyeleriyle daha yıllarca iş başında kalır! » diye soludu.

Önce, İBB’nin park ve bahçeler müdürlüğüne bağlı yeşil sahil şeridini, rekreasyon alanlarını çok beğendi de «Bak o kadar şikayet ettiğin AKP çalışıyor, » demek istedi sandım.

Ne gezer!

Bok kokusundan midesi bulanıp, Yoğurtçu Parkı’na kadar bile gidemeden yolun yarısından geri dönmüş. «Koyun sonuna doğru, deniz resmen bir lağım birikintisine dönüşmüş. Üstelik, metan gazı kaynıyor fokur fokur. Açıkhavada olmasa, bu deniz patlar! Ama benim midemi kaldıran iğrenç koku, sahildeki kimseyi rahatsız etmiyordu. Millet çimlere yayılmış, bu lağım kokusunda piknik yapıyordu! » dedi ve sarsıcı bir saptamada bulundu:

« Bu kokuya alışanlar, kokunun kaynağından da rahatsız olmaz, sorumlusundan da hesap sormaz! »

Haklıydı. Hem de kısmen falan değil, yerden göğe kadar!

Kadıköy rıhtım dahil, güzelim Moda koyuna boydan boya yayılan ve özellikle yaz aylarında normal insan burnunun tahammül etmesi olanaksız bok kokusu; Kadıköy Belediye ve ilçe halkı tarafından, AKP’li İBB’nin CHP’ne oy veren bölgeyi İSKİ’nin bitmek bilmeyen sözde « islah çalışması »yla cezalandırması olarak algılanıyor.

***

Kadıköy’de İBB’nin yapması gereken tüm işlerin süründürüldüğü, hatta yaşlı nüfusun ve turistlerin çok severek kullandığı Kadıköy-Moda tramvay duraklarının sökülmüş, çürümüş durak levhalarının bile yıllardır değiştirilmediği düşünülecek olursa; evet, böyle bir cezalandırma olduğu kesin.

Hatta CHP’nin kazandığı bütün ilçe belediyelerinin de Kadir Topbaş’ın İBB’si tarafından benzeri yöntemlerle cezalandırıldığı da doğru…

Ama Kadıköy kadar olmasa bile, yıllardır AKP’nin seçimleri kazandığı (?) Beyoğlu’ndan CHP’nin seçimleri kazandığı Beşiktaş’a; hatta Nişantaşı, Etiler, Ulus gibi güya « sosyetik » semtler dahil, zaten İstanbul’un tamamı, bir uçtan bir uca yer yer kesif, yer yer tahammül edilir düzeylerde lağım kokuyor!

Beyoğlu’nun jölelisi Misbah Demircan’ın, çöplerin doğru dürüst toplanmadığı ilçe sokaklarındaki leş kokusunun üstüne, kimyasal lavanta kokusu sıkan kamyonet gezdirdiğine de tanık olduk.

Swiss Hotel’den akan lağımın temellerini çürüttüğü, bok kokusunun adını taşıyan caddeyi kapladığı Dolmabahçe Sarayı’nı saymıyorum bile…

İstanbul böyle de Türkiye’nin öteki büyük şehirleri farklı mı? Başka şehirler nasıl kokuyor, bilmiyorum. Ama her yağmurda göle dönüşen yollara, çağlayana dönüşen metro istasyonlarına bakılırsa, hiç bir şehrin kanalizasyon sistemi, henüz 4 bin yıl önceki Roma altyapı tekniğinin düzeyine bile erişmiş değil.

***

Benim annem, ataları Fatih Sultan Mehmet’in ordularıyla İstanbul’a gelen İstanbul’lulardandı. Cuk oturan deyişler bilirdi. Örneğin pisliğin makyajla kapatılmasını, « Bok üstünde badem » diye özetlerdi.

Ve bugün altyapısı olmayan İstanbul’un üstyapısını kaplayan gökdelenler, bok üstünde yükselen bademler…

Ve bu bademleri soyup, haltın üstüne kondurup afiyetle yiyenlerin ataları; Ortaçağ’da « pis suya ayak basmamak » için tabanı yükseltilmiş tahta takunyanın mucitleri.

O atalarla « Ortaçağ Avrupa’sı lağım kokusunu örtmek için parfümü icat ederken, hamamda yıkanırlardı, » diye övünen torunlar.

Avrupa, temiz ve pis su kanalizasyonlarını 18.Yüzyılda yüzyıllarca hizmet edecek biçimde tasarladı ve inşa etti.
Adama sorarlar: Senin ataların Ortaçağ’dan beri nasıl kanalizasyon yaptı ve sen bugün hangi kokuyu salıyor, hangi kokuyu soluyorsun?

Lağım kokusuna alışan bir toplum, üstyapısı elbette altyapısının repliği olan Türkiye’de rogar deliğine maskesiz inen işçilerinin metan gazından boğulmasına zaten alışık.

Açıktaki lağım çukuruna düşüp boğulan çocuklara da alışık.

O lağımın üstünde yükselen gökdelenleri inşa eden emekçilerin, pislik içinde yaşatılmalarını da garipsemez.

Biraz zaman verin, bozuk asansörlerde yere çakılıp ölmelerini de kanıksar.

Leş kokusuna duyarsız olan, ne leşin, ne de leşkerin hesabını sorar.

Torunlar Center’ı vatan, inşaatında çalışmayı vatan hizmeti sanan Başbakan Davutoğlu’nun, bu uğurda ölen işçileri
de şehit sayması doğaldır.
ANONİM BİLGE

«G» NOKTASI

Türkiye’nin örnek aldığı Dubai’nin örnek aldığı New York’un dikey kentleşmesi 1920’lerde başladı. Küresel efsaneye dönüşen gökdelenlerden 319 metre yüksekliğindeki Chrysler binasının inşaatı 1928’de başlayıp 1930’da bitti. Hiç bir ölümlü iş kazası yaşanmadı.

New York gökdelenlerinin inşası sırasında, başdöndürücü yukseklerde korumasız olarak çalışan işçilere Sky Boys (gökyüzü garsonu) adı takıldı.

381 metre yüksekliğindeki öteki efsane, inşası 1930’da başlayan Empire State Building’in açılışı, 1 Mayıs 1931’de yapıldı. 3400 işçinin çalıştığı şantiyedeki iş kazalarında, 5 işçi öldü. Ne gariptir ki ölenlerin hiç biri, Sky Boys değildi.