LANETLİ YARATIK İNSANOĞLU…



Geçen hafta son bulan 71.Venedik Film Festivali ödül listesi, sinema tutkunlarını rahatlattı. Fransız besteci Alexandre Desplat başkanlığındaki ana jüri, sanat sinemasını ön plana çıkararak, La Mostra’nın geleneksel çizgisinden taviz vermemiş oldu….
 
İsveç sinemasının geniş kitlelerin pek tanımadığı özgün adı Roy Andersson’un filmi « A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence » ın baş karakteri güvercin, kazandığı Altın Aslan’ın anlamı üzerine düşünmeye, daha o gece başladı. Sahneden hemen kaçıp, Lido adasındaki o güzelim ulu çınarlardan birinin dallarına tüneyerek, Mussolini devrinden kalma Festival Sarayı’ndan çıkan renkli kalabalığa hayretle bakmaya başladı. Gözlerinde  hınzır bir ışıltı, gagası hafifçe bükük, düşünmeyi sürdürdü. Bu arada, kulağına gelen hafif müziği, Titanic’in balo salonundan yankılanan son notalara benzetti…
 
O muzip feylozof güvercini ve üzerine titreyen yaratıcısı Roy Andersson’u kutlayıp, festival boyunca nasıl kumrular gibi düşüncelere daldığımı, ne kadar heyecanlandığımı, neden kızıp köpürdüğümü, nelere öfkelendiğimi, üç önemli film üzerine sıcağı sıcağına kaleme aldığım yazılar eşliğinde, birkaç ana başlık gerisinde anımsatayım…

ŞAŞIRTICI, ÇARPICI BİR POLİTİK SİNEMA ÖRNEĞİ…
 
İtalyan Yönetmenler Birliği’nin düzenlediği, festivalin saygın bağımsız yan bölümü « Venice Days»in açılışını yapan Güney Kore sinemasının lanetli dehası Kim Ki-duk’un (1960) son filmi «One on One » beklenmedik şiddet ve sertlikte, yenilikçi bir politik sinema örneği. Olay günümüzde yaşanıyor. Güney Kore’deyiz. Kahramanlarımız coğrafya ötesi, bildik karakterler : Cinayetlere yeşil ışık yakan derin devletin komutanı general, onun üzerinde ipleri elinde tutan, iktidar ve servet hırsının dipsiz kuyularında insanlığını sıfırlamış mafya babası…ve kirli işleri için kullandıkları zavallı emir kulları…
 
Bu derin devlet terörünün kurbanlarından biri olan lise öğrencisi genç kızın öldürülmesinin hesabını sormak için yola çıkan eski komando erinin de, aynı yöntemlere baş vurarak, aşırı şiddet uygulayıp  işkence yaparak ve sonunda kendisi de cinayet işleyerek intikam almaya kalkmasının öyküsü olan «One on One », metafizik temaları gerçekçi bir bakış açısıyla, varoluşçu soru çengelleri eşliğinde işliyor.
Filmin içerdiği dayanılmaz şiddet sahnelerini, bu kez o kendine özgü şiirsel estetizmle bile dengelemeye çalışmayan Kim Ki-duk, tüm karamsarlığına ve bilinçli gerçekçiliğine karşın cılız da olsa umut ışıkları arıyor. Her ne kadar, insanoğlunun iflah olmaz lanetli bir yaratık olduğuna inansa da…
 
 
 
İNSAN RUHUNUN DİPSİZ KARANLIKLARINDA…

Sanat sineması insanı, toplumu ve siyasal düzeni farklı açılardan sorgulayagelmiştir hep. Venedik Festivali de, sanat sinemasıyla politik sinemanın fırtınalı kavşağı olmayı sürdüregeliyor. Sinema sanatı yanında, dünya gerçeklerinin nabzı da Venedik’te atıyor
Ancak, bu yıl nabız çok yüksek… İçerikleriyle son derece çarpıcı ve önemli, biçimleriyle de özgün ve başarılı flmlerinin sergiledikleri gerçekler çok kaygı verici. Yaratıcı yönetmenlerin duyarlı bilinci, dünyamızın giderek daha vahim, neredeyse umutsuz  bir aşamaya geldiğini haykırıyor. Tabii kulak asana !
 
Endonezya’da yaşanan soykırım vahşeti…
 
1974‘te ABD’de doğan, sonra Danimarka’ya yerleşen Joshua Oppenheimer, ikinci uzun belgeseli « Sessizliğin Bakışları » (Look of Silence)  ile  Altın Aslan’ı haketmenin ötesinde, birçok nedenle alması gerektiğini düşünenlerin yoğun alkışlarıyla karşılandı. İki yıl önce, « The Act of Killing » ile dikkati çeken ve birçok ödül kazanan Oppenheimer, yine aynı konuyu deşiyor. Endonezya’da, 1960’larda yaşanan ve estirdiği devlet terörü rüzgarları bugüne dek dinmeyen komünist avına, daha doğrusu soykırımına somut bir örnek eşliğinde eğiliyor.
Kendisi daha doğmadan önce vahşice öldürülen, soykırım kurbanı komünist ağabeyi Ramli’yi katledenlerin izini süren ve bulan 40 yaşlarındaki Adi’ye eşlik eden Oppenheimer’ın kamerası, onun, ağabeyinin katillerine yönelttiği soruları izleyiciyez aktarıyor. Katillerden bazılarının, bırakın pişmanlık duygusunu, gülümseyerek neredeyse neşeli bir tavırda anlattıkları o tahammül edilmez ayrıntıları, yüz ifadelerini yakın plan çekerek kaydediyor… Ve anlatılan acı gerçeklerin dayanılmaz yükünü  Adi’nin gözlerinin derin buğusunda yakalıyor…
Yalın ve mesafeli sinema diliyle son derece etkileyici bir ‘gerçeğin sineması’ örneği İzliyoruz. İçimizdeki öfke iyice kabarıp, insanoğlundan umut kesmemize ramak kalmışken,  ‘insanları herşeye karşın yine de sevmemiz gerektiğini’ hatırlatan Adi’nin o anlamlı ve bilinçli bakışlarıyla güzel bir ışık altında gözgöze geliveriyoruz…
 
Özde Kim Ki-duk’un anlattıklarının temel çizgisindeyiz ama belgesel/kurgusal karşıtlığının çok ötelerinde, iki yönetmenin biçemlerinde ve yaklaşımlarında köktenci bir farklılık var. Oppenheimer, izini sürdüğü, unutturulmasına karşı savaş açtığı soykırım gerçeğinin gerisindeki nedenleri irdelemeye kalkmadan, yaşananlara kişisel bazda odaklanıyor. Sergilediği vahşeti ya da yaşadığı acıları herkes kendi ağzıyla, kendi sözcükleriyle anlatıyor. Önemli olan soykırım gerçeğidir. Çıkış noktası ideolojik, dini, etnik, ya da felsefi ne olursa olsun, vahşet aynıdır ve gerisinde insanoğlu vardır ! diyor film özetle…
 
Fatih Akın da, merakla beklediğimiz ilk gösterimi Pazar sabahı yapılacak olan « The Cut » ile ortak belleklerin unutturulamayacağını; tarihin kekelemesinden kurtulmak için geçmişle mutlaka yüzleşmek  gerektiğini anımsatacak. Farklı biçemler ve yaklaşımlar ötesinde Joshua Oppenheimer ile aynı çizgide buluşacaklar…
 
Türk sinemasının 100. Yılı Venedik’te de kutlanıyor.
 
Ana bölümde yarışan Fatih Akın ile Kaan Müjdeci’yle birlikte gelen kalabalık film ekiplerinin yanısıra, Türk basınınından, sanat sayfalarında imzalarını pek görmediğimiz birçok gazeteci/köşe yazarının da Lido’ya gelmeleri bekleniyor. Bir başka yenilik daha var : Etkinliğin « Pazar » bölümünde, yanılmıyorsam ilk kez, bir Türk standı açıldı. Kültür bakanlığının katılımıyla, bu konuda Cannes ve Berlin’de sağlam deneyimler edinen Ankara Sinema Derneği’nin organize ettiği stand,  100 yaşındaki Türk sinemasını tanıtmak için faliyet gösteriyor. Pazartesi akşamı bu amaçla bir davet verilecek. Ayrıca, Lütfi Ömer Akad’ın (1916-2011) filmi « Gelin »in (1973), oyuncularından Hülya Koçyiğit’in de katılacağı gösterimi, sinemamızın tarihinden güzel  bir sayfa sunacak…
 
 
 
GEÇMİŞLE YÜZLEŞMENIN ZORLUĞU…

Ve beklediğimiz gün  geldi… Fatih Akın « Yara » ile, ne yazık ki büyük bir düşkırıklığı yarattı. Neresinden başlamalı ? Sıcağı sıcağına nasıl anlatmalı ? Biliyoruz, düşkırıklığı insanı nesnellikten uzaklaştırır; yersiz, sert tepkilere zemin oluşturur. Ancak, haksızlık etmekten çekinerek diplomatik bir dil kullanmak ta, başka tür bir öznellik riski içermez mi ?…
 
Özetleyelim : « Yara » (The Cut), ne yazık ki, derinleşmek istedikçe yüzeysellikten kurtulamayan bir film. Senaryosu dağınık, epik bir ton tutturmaya çalışan sinema diliyse oldukça demode…Büyük yapımların gerektirdiği formatların tuzağında bocalayan Fatih Akın, hümanist ve gerçekçi bir bakış açısıyla Ermeni soykırımını anlatan tarihi bir fresk çizme hedefine ulaşamıyor. « Yara », içeriğiyle olduğu kadar, Halep’ten Amerika’ya Küba üzerinden geçerek ulaşan yol haritasıyla da oradan oraya savrulan bir film.
Herkes kendi dilini konuşurken, Ermeni  karakterlerin İngilizce konuşuyor olmalarının yarattığı sıkıntı, bu durumda ikincil bir sorun olarak kalıyor. Örneğin, Roman Polanski’nin Varşova getosunda herkesi Ingilizce konuşturmasını zamanında eleştirmiştik ama, « Piyanist »in en azından doyurucu bir bütünlüğü, sağlam bir mizanseni vardı… Venedik’te yapılan basın toplantısında bu konu gündeme gelince Fatih Akın « Ermenice bilmiyorum. Çekim aşamasında, setteki oyuncuları iyi yönetebilmem, onlardan yüksek performans elde edebilmem için ne söylediklerini,  nasıl konuştuklarını anlamam gerekir. Kaldı ki iki değişik Ermenice var, hangisini kullanacaksınz ? » diyerek kendini savunuyor…
 
Filmin senaryosu, « Aman birşey unutmayalım ; soykırım gerçeğiyle ilgili bütün  önemli konulara değinelim, aynı zamanda da, geniş kitlelerin ana karakterle kolayca özdeşleşmesini sağlayalım » kaygısıyla kaleme alınmış izlenimi veriyor.  Mardin’li genç Ermeni Nazaret, iyi bir demirci ustasıdır. Karısı Rakel, ortaokula giden ikiz kızları ve kardeşi Hrant’la birlikte aynı çatı altında, mutlu bir yaşam sürerler. Bu mutluluğun ifadesi olan şarkı ( geleneksel bir ninni) film boyunca yeniden birlikte olma umudunun simgesine dönüşecektir… 1915 yılının bir sabahı, kapı kapı dolaşan jandarmalar 15 yaşından büyük Ermenileri askere almak için toplarlar. Kıraç doğanın ıssızlığında taş kırmaya zorlanan Nazaret, şiddete maruz kalacak, yorgun düşen kader arkadaşlarının  hastalanıp öldüklerini görecek, askerlerin tehcir edilenler arasından seçtikleri kızların ırzlarına geçmelerine tanık olacaktır… Birgün, askerlerin emri ve gözetimi altında, taş kıran tüm Ermeniler, boğazları kesilerek öldürülürler. Bu pis iş için özel af çıkarılmış, hapishanelerin kapıları açılmış, tutuklular, Ermenileri öldürmek koşuluyla salıverilmişlerdir. Nazaret’in zoraki cellatı insaflı biri çıkar da tam kesmez boğazını ama, aldığı bıçak yarası Nazaret’in ses tellerini kesmiştir; artık konuşamayacaktır…
 
Nazaret, bu acılı tehcir sürecinde, tek başına ölüm kalım savaşı vermek zorundadır artık. Ailesinden geriye sadece ikiz kızlarının sağ kaldığını öğrenince, hemen onları aramaya karar verir.  Asıl film, yaklaşık 50 dakika süren bu uzun girişten sonra başlayacaktır… Bu arada, karakterlere verilen adlar aracılığıytla Hrant Dink cinayetine ve bugüne göndermede  bulunma inceliği de bu ortamda yitip gitmiştir.. Nazaret’in yolu Halep’ten Kübaya, oradan da ABD’ye kadar uzanır. Senaryo bir ara, kızılderili soykırımına bile göndermede bulunur. Sonunda kızların izini ABD’de bulur Nazaret, : Biri mezardadır; diğeri de sakat kalmıştır…
 
Tarihi gerçeklerle yüzleşmenin kaçınılmazlığı, yeri geldiğinde o gerçeklerin acımasızca yüzümüze vurulmasını da gerektirebilir. Hattâ, gerektirmelidir de. Fatih Akın gibi Altın Aslan adayı olan Joshua Oppenheimer  «The Look of Silence » adlı belgeselinin konusu olan soykırım gerçeğini, o insanlık suçunu fiilen işleyenlerin yüzüne vurmaktan kaçınmıyordu. . Hem de, kanlı sahnelere, vahşetin klişeleşmiş görüntülerine gereksinim duymadan yapıyordu bunu; üstelik, konusunu derinlemesine irdeleyerek.
 
Fatih Akın, artık kendini emekliye ayırmış Ermeni kökenli Amerikalı ünlü bir senaryo yazarını heyecanlandırıp devreye sokmadan, sadece kendi iç sesini dinleseydi ; sinemasal hedeflerini biraz daha aşağıya çekseydi ; kahramanı demirci ustasi Nazaret’in kaybolan kızlarının izini sürüşünü okyanusları aşmadan, daha mütevazi bir bütçeyle yerel boyutlarda anlatsaydı ; kuşkusuz daha başarılı olurdu…