ÜNİVERSİTELİ İNŞAAT İŞÇİLERİ

Evet, inşaatlarda çalışan işçilerinin üniversiteli olduğu bir ülkeyiz.

Onlar ‘mecburen’ çalışırken farkında değiliz tabii, inşaat kazalarında feci şekilde can verip gazetelere haber olduklarında öğreniyoruz.

Üzülüyoruz ama sonra unutup gidiyoruz. Haa, bu arada sakın üniversitelilerin çalıştığına bakarak o binaların sağlam olduğunu düşünmeyin!..

2010 yılının sıcak bir ağustos günü gazetelerin üçüncü sayfa manşetiydi Ömer Çetin. Yurtkur’un öğrenci belgesindeki küçük vesikalık fotoğrafına bakakalmıştım uzun uzun… 20 yıl süren kısacık yaşamı, okul masraflarını çıkarmak için yaz aylarında çalıştığı inşaatın 4. katından düşüp feci şekilde ölmesiyle son bulmuştu. 30 TL idi yevmiyesi. Aslen Ağrılıydı. Muğla Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi 2. sınıf öğrencisiydi… 


Aradan 4 yıl geçti ve tıpkı Ömer Çetin gibi bu kez 21 yaşında bir üniversite öğrencisi Hıdır Ali Genç, Mecidiyeköy’de Torun Center’da inşaat asansörünün düşmesi sonucu diğer 9 işçiyle birlikte can verdi. Aradan 10 gün geçti geçmedi, bu kez Buca’dan geldi acı haber. Açık Öğretim Fakültesi Muhasebe Bölümü’nü bu yıl bitiren 25 yaşındaki Mehmet İsa Dumlu çalıştığı inşaatta asansör boşluğuna düşerek hayatını kaybetti. Ömer, Ali, İsa ve diğerleri…

Onlar Türkiye’nin o yüksek ekonomi politikalarının, o ihtişamlı eğitim politikalarının, o eşsiz istihdam politikalarının “isimsiz” neferleri… 


Çift haneli rakamların kıyısında dolaşan işsizlik verileri alarm verici olarak tanımlanıyor. Doğrudur. Özellikle de yüzde 18.1 ile haziran 2011’den beri en yüksek orana ulaşan genç işsizlik. Bunun içinde üniversite mezunu işsizlerin oranına bakıyorum. Erkeklerde yüzde 10. Kadınlarda yüzde 14.2… 


Var olan nüfusunu istihdam edemeyen, özellikle de en az 16 yıl eğitim alan gençlerini işgücü piyasası içine sokamayan, onlara en azından “karınlarını doyurabilecekleri” bir gelecek bile vaat edemeyen bir hükümetin, üstüne üstlük “75 milyon nüfus yeterli değil, en az 3 çocuk doğurun” diyebilmesi… Ve oy toplayabilmesi…

İşsizlik mi, kölelik mi? 


Devam edelim: Çünkü işsizlik madalyonun bir yüzü. Diğer yüzünde ise köleliğe varan düzeyde işgücü sömürüsü yatıyor. Bunu da aslında yine rant cenneti Türkiyemizin hem taşeronlaştırma politikalarından hem de o püri pak işveren-siyasetçi ilişkilerinden pek iyi biliyoruz. Uzun çalışma saatleri, ödenmeyen mesailer, stajyer adı altında ücretsiz işçilik… Gasp edilen grev hakları, sendikasızlaştırma, zaten zor bulunan işte kapı önüne koyulma kaygısıyla her şeye boyun eğme… 


Ve buna karşın bir iktidar 12 yıldır yönetimde olabiliyor. Aslında durum sadece Türkiye’ye de özgü değil. Prof. Dani Rodrik, Project Syndicate’deki bir makalesinde iki siyaset bilimcinin, Princeton Üniversitesi’nden Martin Gilens ve Northwestern Üniversitesi’nden Benjamin Page’in yaptıkları bir araştırmanın sonuçlarını irdeliyor.

İki bilim insanı ABD’de 1981 ile 2002 yılları arasındaki kamuoyu anketlerini, 2 bini aşkın soru-yanıtları ve farklı gelir düzeylerindeki seçmenin oy tercihlerini incelemişler. Vardıkları sonuç şöyle:

Seçmenler bütünü içinde orta ve düşük gelir seviyesinde olanların payı hayli yüksek ve onların oyları ile siyasi partiler iktidara geliyor. Ancak ülkeler zenginlerin istediği biçimde ve onları çıkarları doğrultusunda yönetiliyor.

Zenginlerin ve diğer grubun talep ve beklentileri aynı olduğu zaman sorun yok. Ancak genelde çıkarlar uyuşmuyor.

Ve zenginin istediği politikalar ülke yönetimini şekillendiriyor.

Oylar nasıl toplanıyor? Dani Rodrik… 


Dani Rodrik ise şu soruyu ortaya atıyor: Hükümetler, kendilerine oy verenlerin talep ve çıkarlarına kayıtsız kalarak nasıl bir daha seçilebiliyorlar? Ve kendi öngörüsünü şöyle dile getiriyor: Ekonomik elitlerin çıkarlarını temsil eden bir siyasetçi kitleleri ikna etmek için başka yöntemler geliştirmek zorundadır. Bu yüzden milliyetçilik, mezhepçilik, alt kimlikler, kültürel değerler ve semboller üzerinden geliştirir halka yönelik söylemini. Politika bu zemin üzerinden yürütülür ve seçimler halkın çıkarlarını en iyi gözetenler tarafından değil, kültürel ve psikolojik gizil belirleyicileri başarılı şekilde söyleyenler tarafından kazanılır. 


1970’lerin sonlarında ABD’de ekonomide eşitsizlik belirgin biçimde artmaya başladığında muhafazakârların “aile değerleri” ve göçmenlik gibi hayli kutuplaştırıcı konuları gündeme yerleştirerek, çıkarlarının tırpanlanması pahasına orta ve düşük gelirli sınıfın oylarını toplamayı başarmaları buna çarpıcı bir örnek. Rodrik bunun günümüzde Rusya, Türkiye ve Macaristan gibi azgelişmiş demokrasilerde layıkıyla kullanıldığını söylüyor. Siz ne dersiniz?