VARTO’DAN TORONTO’YA…


Kırkına merdiven dayayan TİFF (Toronto İnternational Film Festival), bir büyük marka artık. Başka bir deyişle, dünya sinemasının markalaşmış AVM’si… Büyük bir markanın yeni ürününü, fiyatı ne olursa olsun alabilmek için, piyasaya sürüleceği günün öncesinden uzun kuyruklar oluşturanlar gibi, herkes, Venedik Festivali’nin sonuçlanmasını bile beklemeden Toronto’ya koşuyor. Gitmemek olmaz. Yapımcı, dağıtımcı, satıcı, pazarlayıcı, yönetmen, oyuncu, gazeteci, festival yöneticisi, herkes TİFF kuyruğuna giriyor.

***

78 ÜLKEDEN 391, TÜRKİYE’DEN 2 FİLM VAR…

Sayısal veriler giderek çekici : Bu yıl, uzun/kısa, belgesel/kurmaca tam 5671 film aday olmuş. 79 ülkeden gelen 393 film seçilmiş ve 16 değişik bölümde toplanmış. Üşenmeyip hesaplamışlar: Bu filmlerin toplam süresi 31bin 83 dakika tutuyor; yani, 500 saattan daha fazla… Toplam 28 sinema salonunda izleyiciyle buluşan filmler arasında 143’ünün ilk dünya gösterimi Toronto’da yapılıyor. Festival yönetiminin amacı, seçilen filmlerin %40’ına yaklaşan bu « bakire gösterim » oranını giderek yükseltmek ; böylece, TIFF markasını daha da parlak ve çekici kılmak…

Her yıl Türk sinemasının nabzını tuttuğunu söylediğimiz festival, bu kez sinemamıza karŞı braz ilisiz kalmış. Vebnedk’ten ödülle dönen kaan Müjdeci’nin “Sivas”I bile yok listelerde… Kalın programda sadece 2 Türk filmi bulabiliyoruz.

İlki « Kış Uykusu ». Aslında, Toronto’ya defalarca davet edilen Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye’li filmini « Ustalar » bölümünde bulamamak sürpriz olurdu.

İkincisi, uluslararası kısa film yarışmasının 36 adayı arasına seçilen 16 dakikalık « Dondurma ». Serhat Karaaslan’ın (1984) üçüncü kısa filmi olan « Dondurma » da dünyada ilk kez Toronto’da seyirci önüne gelmiş oluyor. Yeni yetenekler keşfetme hedefinden vazgeçmeyen festival, daha önce hiç gösterilmemiş olmak koşulunu bu dalda bile arar olmuş…

Ceylan, Toronto yolculuğuna çıkmamış bu kez. Festivaldeki ilk gösterimi dopdolu büyük bir salonda yapılan « Kış Uykusu »nun, Cannes’daki başarıdan sonra, Toronto pazarına gerçekten de pek ihtiyacı yok.

Serhat Karaaslan için durum tam tersi. Daveti sevinerek kabul etmiş. Vize sorununun hızla çözülmüş olmasından da çok mutlu. Kendini böylesine parlak bir vitrinde tanıtma şansını yakalamanın ötesinde, dünya sinemasını daha yakından izleme olanağı da buluyor Toronto’da…

***

VARTO’DAN TORONTO’YA…

Duygularını dışa vurmamayı başarıyor Serhat Karaaslan ama, yoğun bir heyecan içinde bilinçli bir mutluluk yaşadığını anlamak hiç te zor değil. Nasıl heyecanlı olmasın ki ? Tam 30 yıl önce Varto’da başlayan yaşam çizgisini yönlendiren sinema tutkusu, kısa süre içinde, Locarno ve Montpellier gibi önemli festivallerden sonra, kendisini Kuzey Amerika’nın en büyük sinema etkinliği TIFF’e taşıyıvermiş…

İstanbul Eczacılık fakültesinden mezun olduktan sonra Kadir Has üniversitesinde başladığı sinema eğitiminden önce çektiği kısa denemeleri saymazsak, ‘Bisiklet’ ve ‘Musa’dan sonra üçüncü kısa filmi olan ‘Dondurma’ ilk kez Toronto’da seyirci önüne geliyor. Yarışmalı bir bölüm olan Uluslararası Kısa Filmler seçkisindeki 36 film arasında yer alan, gerçeğin sineması türündeki 16 dakikalık bu çalışma, yoksul bir köy çocuğunun dondurma alabilmek için verdiği kararlı mücadelenin hikayesi. Köyleri motosikletiyle dolaşan dondurma satıcısı, aynı zamanda çocukları büyüleyen bir hikaye anlatıcısıdır. Dondurmalarını iştahla yalayan çocuklar, dondurmacının Kore savaşıyla ilgili uydurma anılarını hayretler içinde dinlerler. O da köyde yaşayanlar gibi Kürt kökenlidir ve filmin tek dili de Kürtçedir zaten. « Biz Türkçeyi okula gittiğimizde öğrenmeye başladık. O zamanlar, köylerdeki çocukların Türkçe konuşmaya pek ihtiyaçları yoktu. Bugün, televizyonun etkisiyle, Türkçe bilen ve konuşan çocuk oranı eskisine oranla daha fazla » diyor Serhat Karaaslan. «Filmdeki dondurma satıcısı da bir Kürt ama, Kore savaşıyla ilgili uyduruk anılarını Kürtçe dile getirirken, kendini orada savaşan bir Türk askeri yerine koyuveriyor ! Bu ironik durumu özellikle vurgulamak istedim. Ancak, doğrudan Kürt sorunu üzerine, politik konuları ele alan filmler yapmak ta istemiyorum. Biraz zorlama olacağı için bana ters geliyor. Bu konu bazan sömürülüyor ve kendi klişelerini yaratıyor. Sloganlar içeren filmler yerine, günlük yaşam içinde gelişen insan hikayeleri anlatmak daha doğru sanıyorum. Zaten beni sinemaya yakınlaştıran da Yılmaz Güney filmleri oldu. Varto’da lisede okurken kasetlerden izlerdik. Yasak filmler denirdi. O zamanlar hâlâ yasaklı olduğunu sanmıyorum ama, herhalde ilgi çekmek için, yasaklı derlerdi… »

Dondurma yiyebilmek için kümesten arakladığı yumurtaları yere düşüp kırınca, evden ne götürebilirim diye kıvranan küçük çouk, yaramazlıklarıyla deli ettiği annesinin o kızgınlıkla kendisine fırlattığı plastik terliği kaptığı gibi dondurmacıya doğru koşmaya başlar… İki yıl önce Cannes’da, kısa film dalında Altın Palmiye kazanan Rezan Yeşilbaş’ın filmi ‘Sessiz’de de bir ayakkabı hikayesi olduğunu anımsayarak, bu simgenin önemini sorguluyorum. « Evet, ayakkabı bir noktada yoksulluğun simgesi oluyor galiba. Üzerinizde yırtık bir gömlek te olsa, en azından çıplak değilsinizdir. Yalınayak dolaşmak zorunda kalmak daha zordur, onur kırıcıdır… Bazı İran filmlerinde de bu simgeye rastladım. Oradan da etkilenmiş olabilirim. ’Dondurma’da annenin, önceki fillerimden ‘Bisiklet’te de babanın ayakkabısı önemli bir figür oluşturuyor. Burada çocuk annenin terlğini çalıyor, öbüründeyse, camiden bir ayakkabı yürütüyor… »

İstanbul Festivali sırasında yapılan Köprüde Buluşmalar etkinliğinde ilgi gören, destek alan ilk uzun film projesi ’Görülmüştür’ üzerine çalışan Serhat Karaaslan, Toronto pazarında yeni ortak yapım olanakları getirebilecek görüşmeler yapma olanağı da yakalamış oluyor. Yunanistan’da yapılan senaryo yazım atölyelerine katıldıktan sonra noktalayacağı öykünün kahramanı, cezaevinde mektup okumakla görevli bir gardiyan… ‘Görülmüştür’ün çekimine İstanbul’da, gelecek yıl sonunda başlamayı planlıyorlar… Bu arada, sonuna dek kalacağı festivalde bol bol film izleyemeyi de unutmuyor Serhat Karaaslan. Toronto hem büyük bir AVM, hem de sinefil bir etkinlik…

***

SİNEMA ŞÖLENİ VE ŞENLİK ORTAMI…

Festivalin yönetim kurulu başkanı ve programı oluşturan 21seçiciden biri olan Piers Handling, bu yılın yeniliğini « TIFF gerçek bir şenlik ortamı sunuyor » diyerek tanıtıyor. Söz konusu yenilik, festivalin merkezi olan ana bina Lightbox’un ve sinema pazarını konuk eden büyük otelin bulunduğu caddenin (adı üzerinde King Street’in !), etkinliğin ilk dört günü boyunca araç trafiğine kapatılarak, masaları caddeye taşan lokantaları ve müzik dinletileriyle kalabalık bir panayır yerine dönüştürülmüş olması…

***

BİR GÜVERCİN TELE KONMUŞ DÜŞÜNÜYOR…

King Street’te yolu kesilen tramvayın bir süre işlevsiz kalan elektrik kablosu üzerine tünemiş bir güvercin, gözlerinde hınzır bir pırıltı, gelip geçenleri gaga bükmeden izliyor. Lightbox’taki basın toplantılarından çıkanlar arasında kimler yok ki ? Kevin Costner, David Cronenberg, John Cusack, Holly Hunter, Julianne Moore, Keira Knightley, François Ozon, Al Pacino, Benicio del Toro, John Travolta, Vanessa Redgrave, Denzel Washington…

Güvercin, o hınzır ve dalgacı kamerasıyla varoluşçu düşüncelerine tercüman olan Roy Andersson’un Venedik’te Altın Aslan alacağından henüz habersiz, « A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence »ın gösteriminden çıkanlara farklı bir selam çakarak izliyor gelip geçenleri…

Büyük AVM’lerde herşey satılır…