GERİLEMEKTE BİLE GERİ

Küresel kahinler, 1990’lı yılların başında insanlığa sınırların ortadan kalkacağı bir gelecek biçmiş, dünyanın Küresel Köy’e dönüşeceğini müjdelemişti. Hatta küreselleşme sürecinde ulus devletlerin yıkılacağı öyle kesindi ki; böyle devletlerin ortada kalacak yurttaşlarına ve bittabi küresel köyde kardeş kardeş yaşayacak tüm halklara verilecek ortak bir «dünya yurttaşlığı statüsü» tartışılıyordu, ciddi ciddi…

Güzel bir hayaldi.

Önemli bir bölümü gerçekleşti. Ekonomi, küreselleşti. İletişim küreselleşti. Bilim
küreselleşti.

Ama « küresel köy » kavramını ilk kez 1967 yılında The Medium is the Message kitabıyla ortaya atan sosyolog düşünür Marshall McLuhan başta, 1990’lardan öteye küreselleşmeyi onun kavramlarıyla tanıtan allameyi cihan; toplumsal ve kültürel genleşmenin siyasal coğrafyada sınırların kalkmasıyla değil, çoğalmasıyla sonuçlanabileceğini hiç mi hiç hesaba katmamışlardı!

Ekonominin küreselleşmesi, sadece güçlü olanın, büyük olanın zayıfı yemesine, küçüğü yutmasına yarıyor. Dolayısıyla halklar, sınırsızlığı bir fırsat olarak değil, tehdit olarak algılıyor. Haklılar da.

Küreselci kehanetlerin aksine, sınırsız rekabet Çin gibi ulusalcı ve merkezi ekonomilerin, ABD gibi federal, AB gibi konfederal ekonomileri sarsmasına yol açtı.

Sınırsız bir dünya, küresel bir insanlık derken, bırakın küreseli yereli, gidişat her alan ve anlamda « yöreselleşme » eğiliminde.

***

Toplumlar değişiyor, ama bütünleşmiyor. Tam tersine daha küçük entitelere bölünerek daha homojen, daha korunaklı sınırlarla ayrışmak isteyen halkların sayısı artıyor.

Ayrılıkçılık, elbette küreselleşmenin bir sonucu değil. Çok kimlikli ülkelerde, akut ya da kronik düzeyde herzaman vardı. Ama küreselleşmeyle birlikte yepyeni bir ivme kazandı.

Makro dünyanın « küresel köy » geleceği, mikro dünyaların « yöresel köy » geçmişine tosladı.

Ortaçağ’dan öteye devlet birliğini sağlayan ülkeler, birlik öncesi feodal sınırlarını ölçü alan federal bölgelerin bağımsızlık talepleriyle karşı karşıya.

Küreselleşmenin ayrılıkçı akımlar üzerindeki asıl etkisi ve allameyi cihanı yalancı çıkaran bir başka sonucu da yıkılacağını öngördüğü « ulus devlet/merkezi yönetim » modelinin ayrılıkçılığa daha dayanıklı çıkıp; devletleri özendirdiği «federal devlet/özerk yönetim » biçiminin bölünmeye çanak tutması oldu.

İşte daha birkaç yıl öncesine kadar hem küresel, hem yöresel zır cahiller tarafından Kürt sorunu için Türkiye’ye çözüm diye sunulan özerklik şampiyonu İspanya. Bugün Katalunya, yarın Bask Ülkesi derken parçalanacak olursa, Ortaçağ’daki feodal coğrafyasına dönecek. Diğer örnekleri geçen yazımda vermiştim, tekrarlamaya gerek yok.

Özetle dünyada, imparatorluklar öncesi var olan küçük parçalı coğrafyalara dönüş eğilimi var. Ortaçağ başındaki bu feodal coğrafya, Avrupa’daki devletler için derebeylikler, Orta Doğu vb. için aşiretler demek.

***

Türkiye’de ulus devletin asimile edemediği ve kanlı bir zorbalıkla bastırdığı Kürt ayrılıkçılığının, 12 Eylül 1980 darbesinin zulmüyle beslenip kurumsallaştığını biliyoruz.

Ama Kürt ayrılıkçılığının 90’lı yıllardan öteye yayılıp içerik kazanması, yurtdışındaki algısı, küreselleşme sürecinin dayattığı « federasyon» reçetesinden elbette çok yararlandı.

Ve bugün geldiğimiz noktada, ülkenin geleceğini biçimleyen siyasal irade, devasa paradokslar içinde:

Bir yandan Kürt ayrılıkçılığı, Kürtlere adım adım arttırılacak özerklik verilerek önlenmeye çalışılıyor. Oysa özerkliğin bağımsızlığı önlemeyip tam tersine beslediği artık küresel bir gerçek. Hele Ortadoğu’da bir Kürt devleti kurulurken, Türkiye’deki ayrılıkçıların özerklikle yetinmeyeceği besbelli.

Öte yandan ülke, tüm etnik kimlikleri bir arada tutmak ve Ortadoğu’da etkin olmak adına, Osmanlı hilafetini ölçü alan bir din devletine dönüştürülüyor. Soy, dil ve kültür farklılıkları, sünni imparatorluk potasında eritilmeye çalışılacak.

Oysa birleşik kaplar gibi etkileşim içindeki küresel dünyada, din birliğinin ayrılıkçılığı kesinlikle engellemediği, çünkü dil farklılığıyla başlayan bu akımların, feodal tarihten beslendiği artık çok açık. Paradoks da bu: Ayrılıkçılar, Ortaçağ başındaki derebeyliklere öykünürken, bizim devlet Ortaçağ sonundaki imparatorluğu hayal ediyor.

Sizin anlayacağınız, Türkiye gerilemekte bile geri kalıyor!

Gelecekten korkar, geçmişe bağlanırız ve şimdiki zaman kaçar.
GUSTAVE FLAUBERT

«G» NOKTASI

BİR EYLÜL KALMIŞTI

İsa’dan ve sevdalardan
çok sonraydı
sen de kaybolmuştun
bırakıp gitmiş gibiydi
herkes bu şehirden
bir tek Eylül kalmıştı
yabancılara tanış numarası
yapıyordu gözlerim
daha ilk adımda
ellerinin gölgesine
yakalanıyordum
cebimdeki küçük resimlerde
yaşlandı
takvimler üstümüzden
nice yıllarla geçiyor artık
bu sonbaharlardan
kurtuluş yok
vitrinlerde solgun ölüler
caddelerde yürüyen
solgun ölülere bakıyor
onların aşkı da bu
pencere kenarlarının
sardunyalarıyla kayboldu
eski ev kokuları
bir tek Eylül kalmıştı
İsa’dan ve sevdalardan
çok sonraydı
ayrılıkların yüzyılındaydık.

A.KADRİ ERGİN