SINIRLAR VE İNSANLAR

Tarih ilerledikçe insanlar “insanlığa doğru” evrimleşecekler diye iyimser bir beklenti vardı.

En karanlık dönem olarak da “Ortaçağ” vurgusu yapılırdı. Oysa günümüzde yaşananlar yanında “Karanlık Ortaçağ”  çocuklar için hazırlanan animasyon filmleri gibi kalıyor.

Bu koşullarda da güne ilişkin her tespit gerçeğin gerisinde kalıyor.   Özellikle Türkiye’nin güney sınırında meydana gelen ürpertici olaylar söz konusu olduğunda…

***

Geçen hafta sonu cumartesi (21 Eylül) Midilli’den Ayvalık’ta gitmek için saat 09.00’da limandan hareket eden Lesvos adlı büyük teknenin kaptanı Mehmet Ali Öztürk için sıradan bir seferdi. Akşamları Ayvalık’tan aldığı yolcularla, Midilli’ye geliyor, sabah da tersini yapıyordu.

Lesvos adlı teknede Midilliye tatile gidip dönen Türkiyeli yolcularla birlikte Midilli’de yaşayan orta ve üst yaş gruplarına dahil “gençler” Türkiye’ye üç günlük kısa bir tur için gidiyorlardı. Onları gezip dolaştıracak otobüsleri de aynı teknedeydi. Lesvos uzaktan bakıldığında büyük bir balıkçı teknesini andırıyordu. Çift katlı yolcu salonları, büfesi, açık güverteleriyle bir buçuk saatlik yolculuğun keyfini çıkartmak isteyenlere kendi olanakları içinde geniş imkanlar sunuyordu.

Türkiye’ye geziye giden Midillililer yanında günübirlik Ayvalık’a gidip dönecek olanlar da vardı. Örneğin Katherina, Ayvalık’taki diş hekimine gidiyordu. Yakın arkadaşı Maria ise gündelik alış veriş işleri için bir başka ülkeye gidiyordu. Her iki genç kadın da öğretmendiler. Maria Türkçe dersleri aldığını söylüyordu. Turizm sektöründe falan mı çalışacak? Öyle ya Yunanistan’da ekonomik kriz var ya!.. Bu yıl Türkiye’den adaya 125 bin turist gelmişti. Hafta sonları ise Ayvalık Gümrük kapısından 4 bin kişi geçiş yapıyordu. Acaba Maria bir “ek iş” için mi Türkçe derslerine başlamıştı?

Genç kadın “hayır” diyordu:

-Ben Türkiye’yi, Türkleri ve Türkçeyi sevdim. Bu yüzden Türkçe konuşmak istiyorum…

Tabii başarabilirsem!

Bir an için Ege denizinde böylesine büyük bir teknenin otobüs, otomobil, motosikletlerle değil de paletli, zırhlı, makineli tüfeklerle, toplarlar donatılmış halde olduğunu, orta yaşlı kadın erkek yolcular yerine de genç erkeklerden oluşmuş ellerinde ölüm kusan son model tüfekler, patlayıcılar, gaz bombalarıyla öteki ülkeye doğru ilerlediğini düşünün…

Hem teknedekiler hem de varacakları ülkede onların karşılarına çıkacak insanlar için kâbus dolu zaman dilimi başlayacak!

Fazla uzun olmayan bir süre önce Ege’deki iki ülke böylesi bir felaketin eşiğinden döndü. Kardak Krizi diye tarihe geçen olay, felaketlere gebeydi.

1974’te ise bu olası felaketin gerçekleşmiş halini yaşadı her iki ulus da…

Şimdi bir balıkçı teknesinin içinde birlikte, her günü iki yakaya gidip geliyorlar.

Midilli ile Ayvalık arasında “barış” vardı!

***

Midilli’den Ayvalık’a motorlu araçlarıyla giden Yunanlıların neşe içinde Türkiye’ye varıp, karaya çıktıkları saatlerde, Türkiye’nin güney sınırında büyük bir trajedi yaşanıyordu.

Suriyeli insanlar, Türkiye’ye gelmek istiyorlardı. Çünkü arkalarında katliam makinesi IŞİD vardı.

Makineli tüfeklerin, topların mermilerinden, yani ölümden kaçıyorlardı. Sınıra geldiklerinde tel örgülerin arkasında oturup bekliyorlardı. Ne bir tente, ne bir yudum su, ne tuvalet ihtiyaçları için bir düzenek, ne bir gıda dağıtan birim, hiçbir şey yoktu. Kızgın güneşin altında bekliyorlardı. Yanlarına yörelerine bombalar düşmeye başladığında ise küçük bir kapı aralanıyordu. Bu sefer de gözlerini yakan biber gazlarıyla karşılanıyorlardı.

Türkiye’nin güneyinde ise savaş hüküm sürüyordu.

Barışın insanları ile savaş koşullarının insanları arasındaki fark yüz yıllarla açıklanamayacak kadar büyük bir açık oluşturuyordu.

Barış için mücadele eden insanlar, kurumlar, kuruluşlar, sanatçılar, aydınlar, yazarlar,
şairler ve gazetecilerin değerini böylesi günlerde daha iyi anlayabiliyoruz.

Elbette barışın değerini…