ÜLKEM BARUT FIÇISI…

Ben size bugün neler neler anlatacaktım:

Ağaçların hiç kuşkusuz en hüzünlüsü olan Salkım Söğüte , Uygurların "Mecnun dal" dediklerini bilir miydiniz… Ağlayan söğüt değil, Aşktan yana yana kül olacak kadar biçare "Mecnun Dal". Kırgızların kırmızı şaraba sadece "Kızıl" dediklerini…

Gelin görün ki ülkem kin, nefret, intikam sarmalına dönüşmüş; ülkem kan çanağı… Bir yanda elleri Türk bayraklı, tekbir getiren yığınlar ellerinde palalar, sopalar, satırlar, döner bıçaklarıyla saldırıyor ; öte yanda Atatürk büstüyle futbol oynamaya çalışanlar , Türk bayrağını yakanlar… Pompalı tüfeklerle açılan ateş… Yıkılan yakılan, yağma edilen iş yerleri… Birkaç gün içinde öldürülen 36 insanımız yaralanan yüzlercesi … Sokakta yaşama tutunmaya çalışan milyonlar…

***

Sizlerle bugün Bişkek’teki PEN Kongresinde tam da Ortadoğu’daki savaşlar konuşulurken yabancı bir delegenin "Türkiye’nin İŞİD’e arka çıktığını, Suriye’deki muhalif güçlere silah sağladığını, onları eğittiğini bütün dünya biliyor." demesiyle içine düştüğüm utancı paylaşacaktım.

Gelin görün ki, içine düştüğümüz bu linç kültüründen duyduğum utanç… Başımızdakilerin konuşma şehveti içinde düşmanlığı , kini , öfkeyi kışkırtmalarından duyduğum utanç… Devletin polisinin , Tomalarla, halkın üzerine yürürken "Yaşasın İŞİD!" diye bağırması ya da Rabia işareti yapması karşısında duyduğum utanç… Demokratik Hukuk Devleti kuralları yerine sokakta ceza kestiklerini açıklayan, onlar bir yaparsa biz bin misli karşılık veririz diyen Devlet "büyüklerinden" duyduğum utanç… "Kobani"ye müdahaleyi; Esad’ı devirmek şartına bağlayan insanlık dışı tutumdan duyduğum utanç… Kırgızistan’da yaşadıklarımdan bin kat daha ağır geliyor..

***

Sizlere bugün Bişkek’te Atatürk- Manas Üniversitesindeki Cengiz Aytmatov toplantısında Halil İbrahim Özcan’ın yaptığı konuşmadan söz edecektim. Her konuşmacı söze Sovyet egemenliğini , Rus dili hakimiyetini lanetleyerek başlarken, onun "Cengiz Aytmatov iyi ki Rusça yazdı eserlerini" demesi üzerine salonun şaşkınlığını, "aksi halde dünya onu tanımayacaktı" deyip konuşmanın sonunda aldığı alkışı anlatacaktım. Kimi Kırgız yazar ve aydınlarının" Sovyet dönemini yaşamasaydık biz hala çobandık" deyişini…

Gelin görün ki, bu söylediklerim, Gaziantep’te evinde, akşam yemeğini yemek üzere sofraya oturan Sevgi’nin pencereden gelen kurşunla vurulması yanında ne gibi bir önem taşıyabilir ki! Sevgi 18 yaşındaydı. Çocuğu bir kaç gün sonra bir yaşında olacaktı. Kurşun Sevgi’nin göğsüne saplandı. Hastaneye kaldırıldı. Kurtarılamadı.

"Kör kurşun- Kör talih" deniyor. Nasıl anlatmalı ki yeryüzünde kurşununun, silahın, tankın, topun tüfeğin körü olmaz! Talihin de!

Ancak , eğer siz kör bir politika izlerseniz… Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkelerini, Anayasal ilkelerini, dış politika ilkelerini, hukuk ve adaleti ayaklar altında çiğnerseniz… Vicdanın, insaniyetin, akıl mantık, sevgi ve saygının yerine iktidar tutkunuzu, rant ve çıkar şehvetinizi yerleştirirseniz… Ve yanlıştan dönmek yerine sadece benim dediğim doğrudur ilkelliğinizi sürdürürseniz… Koskoca bir ülkenin de geleceği körleşir, kararır!

"Bunu siz hazırladınız!" diye haykırmak istiyorum.

***

Bugün sizlere Balasagun’u anlatacaktım: Bişkek ile Issık Gölü arasında bir yerleşim merkezi. İ.Ö. 1. yüzyıla kadar gerilere gidiyor. İslam öncesinden kalma damgalı, resimli, kabartmalı mezar taşları çarpıcı. İnsan biçimli ve desenli taşların her birinde içki kadehleri dikkat çekici. Göktürklerle Araplar arasındaki çatışmalardan sıyrılıp Karahanlıların başkenti, kültür merkezi olmuş. 11 Yüzyıldan kalma minaresi eşsiz bir sanat eseri… Bugün Burana diye anılan Balasagun, ayni zamanda Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacib’in doğum yeri. "Balasagun" öz Türkçede "özlenen, beklenen çocuk" anlamına da geliyormuş…

Ben size bugün neler neler anlatacaktım: Oysa…

Gelin görün ülkem barut fıçısı. Gelin görün ülkemde, kin, nefret, öfke ve intikam…. Gelin görün ülkem kan… Sınırlar boyu, kentler boyu, sokaklar boyu akan kan…