BİR ÇİN MASALI

Dün gece rüyamda Çin’deydim… Dev bir ejderhanın sırtına binmiş, Sarı Nehri aşmakta idim. Sağ yanımda Konfüçyüs, “Akıl var, mantık v ar: Şu üzerine bindiğin ejderha, tam beş bin yıl önce çizildi. Seni çok uzaklara taşıyamaz” demekteydi… Sol yanımda Bertolucci “Kimse sana Yasak Kenti benim gibi gösteremez” diye dil döküp beni baştan çıkarmaya çalışmakta idi… Ne sağa baktım ne sola, daha sıkı sarıldım ejderhama… Dün gece rüyamda Çin’deydim… Ve de üstelik Çinliydim…Önümde anneannem duruyordu. Anneannemin çekik gözlerinde şimşekler çakıyordu:

“Siz feministler bugüne dek neredeydiniz! Bak ayaklarım mahvoldu” dedi.

Ayaklarına baktım. Anneannemin ayakları mercimek boyunda. “Yok güzellikmiş, yok asaletmiş diye bizi kandırdılar, ayaklarımızı zincire vurdular, bebeklikten beri dapadar demir kalıplarda kemiklerim eğrildi, parmaklarım büzüştü, atamadığım adımlarla bir arpa boyu ilerleyemedim. Şimdiden sonra ayaklarım özgürlüğü ne yapsın, alın özgürlüğünüz sizin olsun!” dedi.

Aldım anneannemi kucağıma, aldım mercimek ayakları avcuma, okşadım, okşadım, okşadım… Anneannemin çekik gözlerindeki öfke gözyaşına, gözyaşları inci tanelerine dönüştü… İncileri görünce bir sevindi, bir sevindi… Onu tam yatıştırdım ki, arkamda bir kahkaha…

Arkama baktım, karşımda Çinli torunum. Çekmiş altına mini’leri, gözüne de sürmeleri. Kirpikler birer yelpaze, dudaklar vişne. Başına da türban bağlamış!

Bu ne hal, sen daha çocuksun dememle, “Bana bak babaanne, galiba nerede ve hangi zamanda yaşadığımızı yine unutuverdin! Kapanma özgürlüğümü kullanıyorum” deyip, elindeki pankartı burnuma dayadı. Pankartta “İlim Çin’de de olsa aramalısın” yazıyordu.

Hong Kong’a gidip direnişçilere katılacak diye ödüm koptu!

Kırk yılda bir rüyamda Çin’deyim, üstelik Çinliyim, aile sorunlarıyla uğraşacak değilim!

***

Dün gece rüyamda Çin’deydim. Çinli miydim değil miydim, bilmiyorum ama çok yaşlıydım. Sırtına bindiğim ejderha kadar yaşlıydım. Ejderhanın boynuna sımsıkı sarılmış uçup giderken, konuşa konuşa, o eski güzel günleri yâd ediyor, eğleniyor, eğleniyor, eğleniyorduk…

-Yeryüzünde ilk kâğıdı yaptığımız günleri anımsıyor musun… Birinci yüzyıldaydı…

Avrupalıların bu tekniği öğrenmeleri için aradan bin yıl geçmesi gerekti…

-Evet anımsıyorum…

-İlk matbaayı, baskı yöntemlerini keşfedişimizi unutmadın değil mi. 9. yüzyıldaydı.

Avrupa’dan beş yüz yıl önce…

-Elbet unutmadım. Hem daha öncesini de unutmadım. İÖ 4. yüzyılda ipek üretmeye başladığımızı, yıllar, yüz yıllar, bin yıllar boyunca, dünyayı ipekle donattığımızı…

-Yeryüzündeki öteki “ilk”lerimizi de unutmadın değil mi?

-Unutmadım.

-Barutu?

-Unutmadım

-Pusulayı?

-Unutmadım.

-Pergeli? Kibriti?

-Unutmadım, unutmadım.

-Kilidi? Porseleni?

-Unutmadım.

-Kâğıt parayı?

-Unutmadım.

-Kamıştan ve demirden, yeryüzünün ilk asma köprülerini? Yandan çarklı tekneleri?

Yeryüzünün ilk mekanik saatlerini? Hastalıklara karşı aşıyı buluşumuzu?

-Unutmadım, unutmadım, unutmadım…

-Demiri döküp ilk sanat eserlerimizi yaratmamızı.İÖ dördüncü yüzyıldı. Avrupa’nın bu
sanatı keşfetmesi için aradan on sekiz yüzyıl geçmeliydi. Biliyorsun değil mi?

-Biliyorum, dedi ejderha ve yolumuza devam ettik.

***

Sevgili okurlar, birkaç gündür Çin’in başkenti Pekin’deyim. Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin genel kongresinde. Nasılsa döndüğümde buradaki izlenimleri sizlerle paylaşacağım, şimdilik “Uzak Doğu’m” kitabımdan (Cumhuriyet Kitapları) günümüze uyarlanmış minik bir bölümle “Beijing’den sevgiler” diyorum.