HÜNNAP

Bu yıl da hünnap mevsimi geldi,geçti . Hünnap mevsimi diyorum, ama hünnabı bilip bilmediğini bile bilmiyorum.

Latince adı “ziziphus” olan, ilkbaharda güzel koklu çiçekler açan boyu 4 metreye kadar uzayan dikenli hünnap ağacı zeytin büyüklüğünde, yumuşamadan yenecek kıvama geldiğinde içi yeşil , dışı kırmızı – kahverengi meyveler verir.

Şeftalilerin, tazelerinin gidip, yerlerini buzhaneden çıkanlarının almaya başlamalarından sonra kabuğunda yeşili bol, mayhoş mandalinaların yanında manav tezgahlarında boy gösteren hünnap pek tanınmış, anılmış, fazla aranan bir meyve değildir. Son yıllarda ceviz büyüklüğünde olanları da çıktıysa da benim aşina olduklarım onlar değildi.

Yatılı okul yıllarımda, hünnapların manav tezgahlarında boy göstermesiyle, benim “garipliğim mahzunluğum duyurmayın anama”diyen şairi terennüm ederek, “tarifsiz kederler” içinde dolanmaya başladığım anlar aynı zamana rast gelirdi.

Hünnabı severdim ve okul yılı açılışı arifesinde hünnabın lezzeti bana hep tarifsiz kederler arasında bir anlık gülümseme gibi gelirdi.

Sonbahar rüzgarından çok, azadelik dönemime son vermek üzere kapıyı çalan yatılılık günlerinin esintisinden ürpererek, manavın önünde durup, küçük kağıda 10 kuruşluk mu, yoksa 25 lik mi şimdi pek hatırlamıyorum hünnap alırken, kendi kendime mırıldanırdım:


-Hoş geldin sonbahar hüznünün tesellisi dostum.

***

Nedense de,özellikle iki manavdan alırdım hünnapları en çok. Balıkpazarı’nda İstiklal Caddesinden girişte ilk sağdaki yerden,ya da Galata Köprüsü’nün altındaki manavdan alır, küçük kesekağıdını yalnızlığımın hüznünü ısıtan yağmurluğumun cebine koyar, basar, giderdim.

Yatılı okul bitti. Nefes nefese bir macera olan üniversite başladı. Okulun açılışı sevgiliye kavuşmakla eş anlamlı olunca, sonbaharın hüznü de kalmadı. O zaman farkına varmadım ama, ben de hünnap almaz oldum.

Sonra da, ya ben almadığımdan farkına varmadım tezgaha düştüğünü ya da o piyasadan kayboldu, artık Hünnap görmez oldum. Taa ki, Birkaç yıl önce, bir manavın önünde Mine beni durdurup da, hünnapları göstererek, “şunlardan biraz alalım” diyene kadar.

Yarım kilo almasından anladım ki, Mine de hünnap kültürü yok, ya da benimkinden değişik. Kesekağıdın ağzını açıp bana doğru uzattı:
- Al ye bak dedi, çok güzeldir beğeneceksin.

Hünnapla ondan önce başlayan ilişkimizden söz etmedim, “ bunu bilirim” demedim.

Kesekağıdının içinden bir hünnap aldım elime, üstünü ovalayarak, güya temizledim, ağzıma attım.

Hiç!

Ne eski aşina bir tat, ne bir koku, ne bir görüntü, ne herhangi bir çağrışım, hiç ama hiçbir duygu uyanmadı bende.

***

Hünnabı artık sevmiyordum,

Yalnız onunla kalsa iyi. Salt hünnabı artık sevmiyor değildim, onun da ötesinde bana hiçbir şey ifade etmiyordu.

Eski yılları, hünnapla özel ilişkimi hatırlıyordum. Ama anımsamak, bende herhangi bir duygu uyandırmıyordu.

Sanki anımsadıklarım başkasının bana anlattığı, anıları, duygularıydı.

O zaman ciddi olarak telaşlanıp, korktum. Hadi hünnap sevgim ölmüştü.

Bunun nedeni belki de hünnap ile yatılı günlerin tarifsiz kederinin arasındaki bağlantının kaybolmasıydı.

Hüzün kaybolunca, hüznün meyvesinin tadı da birlikte yok olmuştu.

Peki ama ya anılar, onlara ne olmuştu?
Anılarıma, onları hiçbir şey hissetmeden hatırlayacak kadar yabancılaşmaya başlarsam, bu nerede dururdu?

Yaşlılığın en büyük keyiflerinden birinin anımsamak olduğunu, daha o yaz teknede anı denizlerini kulaçlarken iliklerime kadar hissetmişken, şimdi onu da mı kaybediyordum​?

Hüznün meyvesinin lezzeti, yerini anılarıma yabancılaşmanın paniğine bırakmıştı.

Artık hünnabı hiç sevmiyordum.

Mırıldandım:

-Elveda hüzün!