TASARIM ROTASI’NDA İSTANBUL

Tasarım, fark yaratan marka ve ürünlere odaklanmak, özellikle küçük işyerleri açısından günümüz ekonomik sisteminde “var olabilmenin” ana koşullarından biri. Peki, ya insanca yaşamda tasarımın yeri ne?

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 2. İstanbul Tasarım Bienali öncesinde küçük bir gazeteci grubu ile birlikte İKSV rehberleri eşliğinde tasarım rotalarından biri olan Fener-Balat hattında yürürken bunları düşünüyorum. Ilık sonbahar güneşi altında İstanbul’un bu “eskiyi korumayı şimdilik bir nebze olsun başarabilmiş” semtinde “Şu anda gelecek nedir” sorusunun yanıtını arıyorum kendimce. Soru aslında bana ait değil. Zoe Ryan küratörlüğünde 1 Kasım-14 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan “Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil” başlıklı bienalde yer alacak 53 proje de “Şu anda gelecek nedir” sorusunun yanıtını arıyor.

Sahi, şu anda gelecek nedir? Çok değil son birkaç yıl içinde yaptıkları işlerden bunalıp yeni arayışlar içinde Fener ve Balat’ın o dar, ara sokaklarında eski binalara yerleşip üretim yapmaya başlayanlar da sanırım aynı soruyu sorarak yola çıktılar… Örneğin finans yatırım danışmanı olarak çalışırken ani bir karar alarak Balat’ta küçük bir atölye kiralayan Reformist’in kurucusu Tolga Ulusoy. Endüstriyel tasarımcı ortağı Egemen ile birlikte Anadolu’dan topladığı eski ve kullanılmayan eşyaları yeniden yorumluyor. Eski bir hamur teknesi şık bir lavobaya, eski bir kapı parçası ilginç bir masaya dönüşüyor. “Finans insana zarar veriyormuş. Bunu anladığım gün işi bıraktım” diyor. Altı ay önce başladıkları yeni işlerinde epey yol almışlar. Ama Tolga “Avrupa’nın bir kentinde olsaydım mal yetiştiremezdim” demeyi de ihmal etmiyor. Ya da uzun yıllar grafik tasarımcısı olarak çalıştıktan sonra burada küçük atölyesini kurarak hatta evini de Fener’e taşıyarak “Burası bir Ege kasabası gibi” diye tanımladığı semtte diziler ve sergiler için dekoratif ürün ve giysiler tasarlayıp üreten Murat Efe. Her birinin öyküsü ayrı. İtalyan Vincenzo, hem Gökçe’ye hem de internette gördüğü Balat’a âşık olmuş. Tasarımın kalbi Floransa’yı bırakıp gelmiş, buraya yerleşmiş. Tasarım ve sanat yapmak için daha iyi yer olmadığını düşünüyor. İkili, daha 2 ay önce açtıkları Studio 900’de moda, iç mimari ve grafik konusunda danışmanlık yapıyorlar.

On yıl önce eski bir soda deposunu satın alarak renkli bir showroom’a dönüştüren bina seramikçisi Cahide Erel bir yandan da kamu alanlarının güzelleştirilmesi için projeler üretiyor. Adıyla uyumlu işler çeviren Karanlık İşler Atölyesi’nin kurucusu Dilek Keleş özgür düşünce mekânı yaratmak istemiş. Fotoğraf ve prodüksiyonun yanı sıra temel oyunculuk, senaryo yazım atölyeleri de düzenliyor. Mısırlı Ahmet’in 30 yıllık müzik birikimini ve kendi geliştirdiği darbuka tekniğini aktardığı bir ritim merkezi olan ritimhane ise bambaşka bir dünya.. Çoğu mühendis olan ve aktif iş dünyası içinde çalışan öğrencileri ile verdiği mini konseri izledik ve biraz sohbet ettik. “Kendine doğru akış” olarak tanımladıkları ritimle uğraşarak yaşamlarının nasıl değiştiğini anlattılar.

Küçük rotamızın sonunda şunu iyice anladım ki tasarıma giden yolculuk önce insanın kendisi ile başlıyor. İlhan Selçuk’un dediği gibi her insan yaşamı boyunca kendi heykelini yontuyor. Giderek insanca yaşamaktan uzaklaştığımız bir sistemin içinde sürüklenip gidiyoruz: Savaşlar, çatışmalar, öfke… Vahşi kentleşme, trafik, betonlar arasına sıkışan, borçlandırılarak tüketim kapanına kıstırılan yaşamlar…

Buradan bakınca tasarım birden bambaşka kimliğe büründü gözümde. Bilmem anlatabildim mi?