DUVAR’IN ÖTEKİ YANI

Paris’te kaldığım 11 gün içinde medyanın en fazla üzerinde durduğu üç konudan biri “Berlin Duvarı” oldu.

9 kasım günü Utanç Duvarı adı da verilen Berlin Duvarı”nın yıkılışının 25, yıl dönümü idi.

Fransız medyasındaki yayınlar o günle de sınırlı kalmadı; öncesinde ve sonrasında belgesellerle dizilerle olay anlatıldı ve anıldı.

Aslında yapımına 13 ağustos 1961 de başlanan Berlin’in doğusu ile batısını ayıran bu 43 kilometrelik, duvarın yıkılışı İkinci Büyük Savaş sonrası başlayan bir dönemin de sona ermesi anlamını taşıyordu. Sovyetler Birliği ve önderliğindeki blokun çöküşü nün başlangıcı bu olay olarak kabul edilir. Nitekim iki Almanya’dan biri olan Demokratik Alman Cumhuriyeti, “Duvar”ın 9 kasım 1989 da yıkılmasının üzerine 13 ekim 1990 da tarihe karışmıştır.

Duvarın varlığına rağmen, o süre içinde 5 bin kişi Doğu Berlin’den Batı Berlin’e kaçmayı başarmış, ama buna karşılık sayıları tam olarak bilenmese dahi 238 e kadar ulaştığı iddia edilen insan kaçarken, ADC güvenlik kuvvetlerinin ateşi sonucunda dramatik bir biçimde can vermişlerdir.

Yapılan yayınlarda da rejimin, baskıcı yapısının altı çok çizildi. Zamanında, ileri sürülen savlar da, bugün söylenenler de, büyük ölçüde, gerçeği vurgulamaktaydılar.
Gerçekten Alman Demokratik Cumhuriyeti baskıcı rejimdi. Yaşamamalıydı.

***

Berlin duvarını ilk kez büyük Vietnam mitingi için gittiğim, ve Kızıl Rudi diye anılan karizmatik gençlik lideri Rudi Dutschke ile de tanıştığım 1968 şubatında gördüm.

Marksist olan Rudi Dutscke de, Doğu Almam rejimini ve duvarı desteklemiyordu.

Ben duvara başka bir açıdan baktığım için, onu değişik duygular içinde seyrettim.

Herkes duvara insanların doğudan batıya geçişlerini önleyen bir engel olarak bakıyordu.

Ben ise, üzerinde bulunduğum platformdan Batı Berlin’den Doğu Berlin’e bakarken, aksi yönden eğiliyordum olaya.

Önçe militarist, sonra Nazi Almanyasına başkentlik yapmış olan Berlin’nde nice yıllar doğuya açılma politikaları oluşturulmuştu.

“Drag Nach Osten “ Doğuya doğru yürüyüş” politikası XII.yüzyldan tibaren bir Cermen rüyasıydı.

Buna daha Kayzer Wilhem zamanında Friedrich Ratzel’in Lebensraum (yaşam alanı) görüşü de eklenince, “bir halk kendinden sonra gelen yeni nesillerle aynı topraklarda oturup kalamaz, çünkü sürekli büyür, bu yüzden genişlemek zorundadır”
görüşü egemen olmaya başladı.

***

Militarist Wilhem Almanyasının doğuya doğru genişleyerek elde edeceği yaşam alanları içinde Osmanlı toprakları da vardı. Birinci Dünya Savaşı ittifakı bunu herhangi bir şekilde değiştirmiyordu. Nitekim, İttihatçılar’ın Maliye Nazırı Cavit Bey kapitalüsyonları kaldırma kararına en fazla karşı çıkanın , İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Wangenheim olduğunu söyler.

Wilhem Almanyasını etkileyen Ratzel’in Hitler’i etkilememesii düşünülemezdi. 
Nitekim Ratzel’in Lebensraum görüşü Hitler politikalarına egemen oldu ve Hitler’in doğuya doğru yürüyüşü milyonlarca insanı yaşamından etti.

Batı Berlin’den doğru “Duvar”a bakarken, bunları düşündüm ve mırıldandım:


-Al sana “Darg Nach Osten”! Al sana “Lebensraum”!, Şimdi artık Berlin’in doğusuna bile geçemiyorlar. Ne hoş!

Evet “Duvar” o amaçla dikilmemişti. Ama olsun!Kaderin hoş cilvesiydi ya yine de.

O yüzdendir ki, ben duvara hep başka açıdan baktım.

Bu da tabii ki, DAC ne egemen olan Stassi zihniyetinin desteklenmesi demek değil.

Geçen hafta “Duvar“ ile ilgili programları izlerken düşündüm:
- Tarihi bize ezberlettiklerinden başka gözle izlesek zaman zaman, ne ilginç olurdu.