HİCRİ TAKVİM DE İSTERÜK!

Gökyüzünün kurşun rengine büründüğü, kasvetli bir gündü. Sinsi sinsi yağan yağmurun ıssızlaştırdığı tarihi Karacaahmet Mezarlığı, ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü.

Donatella Piatti, sık sık ziyaret ettiği merhum eşi Derya’nın kabrine ilk kez Bruno’yla geliyordu. Niyeti, yaşamını birlikte sürdürmeye karar verdiği erkeği, oğlunun babasına takdim etmekti. Daha doğrusu, ruhuna tanıştırmak…

İstanbul’lu bir İtalyan olan Donatella’nın başına hep olmadık işler gelir; en sıradan olaylar birer maceraya dönüşür, o da bunları tatlı tatlı anlatıp yazarak yaşamımıza renk ve kahkaha katardı.

Bruno’ya gözyaşları içinde ölmüş kocasını anlatıp, mezarını ziyarete götürdüğü gün de işte böyle bir andı.

Hava karanlıktı, yağmur yağıyordu derken zar zor buldukları taksi, Donatella’nın bildiği yoldan gitmemiş, ikiliyi Karacaahmet’in bir kapısına bırakmıştı. Ama o kapı, bizimkinin mezarı bulmak için bellediği güzergahın kapısı değildi.

***

Bruno ilk kez geldiği mezarlıkta, zaten ne yol biliyordu, ne iz. Donatella da yönünü şaşırınca, mekanın korku filmini andıran dekorunda kayboldular.

Dekor, gerçekten korku filmi gibiydi.

Mezarlara çapa yapmak, su dökmekten birkaç kuruş kazanan gariban takımı, tabii ki öyle bir havada gelmeyen ziyaretçileri beklerken yağmurdan ıslanmamak için siyah naylondan çöp poşetlerine sarınmışlardı. Çoban kepeneği gibi kafalarından omuzlarına geçirdikleri torbalarla, in cin top oynayan alacakaranlıkta, mezar kaçkını hayaletler gibi dolaşıyorlardı.

Mezarları yağmur suladığından, bari ot yolarız diye iki müşterinin çevresini sardılar. Donatella yalnız olsaydı, kesin düşüp ölürdü korkudan.

***

Neyse ki Bruno, her yıl bir ayını İtalyan ordusunun yedek « alpinisto » kamplarında geçiren, idmanlı bir dağcıydı. 2 metre 5 santimlik boyu ve 52 numara ayakkabılarıyla bizim miniminnacık sarışının yanında gerçekten dağ gibi duruyordu.

Madem buraya kadar gelmişlerdi, elbette Derya’yı bulmadan dönmek olmazdı.

Donatella, peşinde Bruno, siyah poşet kaplı adamlara yol sora sora kocasının kabrini arıyordu.

Bir ara, Bruno’nun yanında olmadığını farketti. Neyse ki uzakta değildi. Ama adamın halinde bir tuhaflık vardı. Yanına gitti. İri yarı Bruno kaskatı kesilmiş gibiydi. Beti benzi atmış, gözleri faltaşı gibi açılmış, bir grup mezar taşının karşısında öylece duruyordu.
Donatella, « Ne oldu, neyin var? » diye sorunca, kafasını yavaşça çevirdi, gözleri ve sesi dehşet doluydu:

«Sizin burada çoook uzun yaşıyorlar! »

Bruno’nun önünde çakıldığı mezar taşlarından birinde, « 1319-1967 », diğerinde «1324-1983 » yazıyordu…

***

Donatella’yı çok özlüyorum.

Aralık ayının başında Antalya’da toplanan sözümona Milli Eğitim Şurası’nın zorunlu Osmanlıca dersi konusunda aldığı « tavsiye kararı »nı duyunca, aklıma ilk gelen yine Donatella ve onun Karacaahmet Mezarlığı anısı oldu, elbette.

Çünkü Kurul yerine zaten Şura denilen ve başındaki « milli » sıfatını hiç hak etmeyip, Dini Eğitim Şurası diye anılması gereken bu stratejik toplantıda, okullarda Osmanlıca öğretilmesi: « Türk halkının kendi dedesinin mezar taşını okuyamayan tek millet olduğu ve toplumda Osmanlı Türkçesi’ne bir talep bulunduğu, » gerekçesiyle savunuldu.

Nüfus ortalaması Türkçe’yi 100 kelimeyle konuşan, dolayısıyla okumayı, okuduğunu anlamadığı için hiç mi hiç sevmeyen bir toplumun; üç dilin karması (çorbası da diyebiliriz) Osmanlı Türkçesi’ne olan talebini nasıl dile getirdiğini, doğrusu bilemiyorum…

***

Ama amaç (yani maksat), eğer halkımıza dedesinin mezar taşını okutmaksa, salt Osmanlıca söz ve Arapça yazı öğretmek yetmez. Miladi takvimden Hicri takvime de « rücu » gerekir.

Zavallı torun, mezar taşında nihayet adını sanını okuyabildiği dedesinin 641 yaşında öldüğünü görünce ne düşünür?

Kendi ömrünü meyve sineğinin ömrüyle kıyaslayarak aşağılık duygusuna kapılmaz mı?
Ya da dedesini, kalbine kazık çakılmadan ölemeyen vampir sanmaz mı?

Zaman en yetkin öğretmendir. Ne yazık ki öğrencilerini öldürür.
Hector Nerlioz

«G» NOKTASI

Geçen hafta, Fransız Sarayı’nda verilen « Ördek Ziyafeti »nin konukları arasındaydım. Fransa’nın İstanbul Baş konsolosu Muriel Domenach’ın ev sahipliğini üstlendiği davet, dört dörtlüktü.

Yemekleri, Özyeğin Üniversitesi/Cordon Bleu aşçılık ve pastacılık okulu şefleri hazırladı, kusursuz servisi de öğrencileri yaptı!

Fransız mutfağının ördek ürünleri ve kaz ciğeri çeşitlemeleri tanıtılan yemeğin öteki amacı, Türkiye çapında bile pek bilinmeyen Kars’taki kaz üreticileriyle bu sektörde dünya lideri Fransız iş adamlarını buluşturmaktı.

Çünkü Kars ilimizde, gerçekten çok kaliteli kaz üretiliyor. Yörenin özelliği olan « tuza basma kaz » tekniği, Fransa’nın kaz ve ördekle yaptığı uluslararası ünde « konfi » tekniğine çok yakın.

Gerek Kars, gerekse Fransız kaz ve ördek çeşnilerini iyi bilen biri olarak, Kars kazının hiç de geride kalmayan bir lezzet olduğunu söyleyebilirim. Hatta Fransızların usul ve çeşit zenginliğinde elbet ileri, ama ham madde olarak Kars kazının daha kaliteli olduğunu da ekleyebilirim!

Fransız yatırımcılar, Kars’ta « organik kaz » üretmek istiyor ve Türk üreticilerle çalışmaya hevesli. Eğer böyle bir işbirliği gerçekleşirse, Kars’ın yöresel lezzetine Fransız usul bilgisinin kazandırılması, ülkemizin hiç olmazsa öz ördek ve hakiki kazlarını hak ettikleri « dünya çapında » şöhrete taşır!

***

Kayserili’nin eşi ölmüş. Gazeteye gitmiş. En ucuzundan standart bir ilan vermek istemiş.

Önüne konan kağıda  istediği ilanı yazmış: "Ayşe’yi kaybettim. Üzgünüm". İlan görevlisi ilanı görünce uyarmış. "İsterseniz 6 kelimeye kadar uzatabilirsiniz.  Üç kelime daha hakkınız var". Kayserili "Aynı paraya mı?" demiş. Görevli "Evet aynı paraya" diyince Kayserili üç kelime daha eklemiş: "Satılık Toyota var".