BİR VİCDAN ÖYKÜSÜ

Cumhurbaşkanına hakaret ettiği gerekçesiyle hafta içinde Konya’da yakalanıp, çıkarıldığı mahkemede tutuklanan, 16 yaşındaki Mehmet Emin’in serbest bırakılması kamu vicdanının bir zaferidir gerçekte.

Adalet Bakanı bile olay karşısında, “çocuk yaştakilerin tutuksuz yargılanmaları esastır” demek durumunda kalmıştır.
Buna karşılık, Başbakan Davutoğlu yalnızca Cumhurbaşkanlığı makamına saygı gösterilmesi gerektiğini belirmekle yetinmiş ve olayın vicdani yönünü bir yana iterek şöyle buyurmuş:
- Bu hukuki bir konu.

Bunları izlerken, , yazılarını aksatmadığım değerli gazeteci yazar Saygı Öztürk’ün 10.122014 tarihinde yazdığı bir olay geldi aklıma.

İbret verici olduğundan örnek alınması temennisiyle aktarıyorum.

Yıl 1979, Eski Ulaştırma Bakanları’ndan Yaşar Topçu Başbakan Süleyman Demirel’in avukatıdır.

Süleyman Demirel, arada Topçuya uğrar ve ne var ne yok diye sorar. Yine böyle günlerden birinde, Topçu müvekkili Başbakan’ı gelen bir yazıdan haberdar eder. Bir ilçe Asliye Ceza Mahkemesi’nden gelen yazıda, Başbakan’a söven bir kişi hakkında soruşturma açılması için suçtan zarar gören kişi olarak Başbakan’ın tutukludan şikayetçi olup olmadığı sorulmaktadır.

Devamını şöyle anlatıyor, Saygı Öztürk’e Yaşar Topçu:

“Demirel’e durumu anlatınca güldü. Bir yandan da tutuklanan vatandaş için üzüldü.

Sonra bana aynen şunları söyledi:

‘Bu ülkenin vatandaşı bana durup dururken hakaret etmez , sövmez. Biz farkında olmadan adama kötülük etmişizdir. O da canı yandığı için Yaradan’a sığınıp sövmüş, basmıştır küfrü Adamı tutuklamanın cezalandırmanın ne gereği var.

Senden ricam, hemen partiden bir araba al!Git o ilçeye adamı ceza evinden çıkartmak için ne gerekiyorsa yap!’ …”

Ve avukat Topçu da Başbakan müvekkilinin talimatı üzerine gereğini yapar. Şikayetçi olmadıklarını söyler. Vatandaşın serbest bırakılmasını sağlar.

Demirel’in gösterdiği bu olgunluğu Davutoğlu ya da Erdoğan’dan beklemek ne derecede gerçekçidir bilmem, ama olayın onlar arasındaki farkın büyüklüğünü ortaya koyduğu kesin.

***

Bu faslı Süleyman Bey’e “Aşkolsun Vallahi!” diyerek noktalayıp, son günlerde zihnimi fazlaca meşgul eden bir konuya geçelim.

Sevgili, son günlerde “aklanma” sözcüğüne fena halde taktım. Temize çıkma, beraat etme, masumiyetini kanıtlama anlamına kullanılan bu sözcük ne zaman aklıma gelse, hep zenci örneğini düşünüyor ve gülüyorum.

Öyle ya, doğuştan aklanması mümkün olmayan bir karaya büründürülmüş , karalanmış olan siyah adamın ömrü billah aklanmasına imkan yoktur.

Onun yanında “aklanmak”tan “karlanmak”tan söz etmek her halde ırkçı bir davranıştır.

O yüzdendir ki, artık aklanmak sözcüğünü kullanmaktan kaçınır oldum.

Bir de dikkat ettim, bir toplum ne kadar pisleniyor, hatta tabiri amiyanesiyle b.klanıyorsa, o kadar çok aklanmaktan söz eder oluyor. Ak hep başka şeyleri örtmek için kullanılıyor ve anlamını yitiriyor, bütün kavramlar , sözcükler, renkler gibi…

Ve ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, pislik akla örtülemiyor,. Pislik örtmek için kullanılan ak, ak kalamıyor.

Bizathi ak ak olmaktan çıktığı zaman da aklanmak sözcüğü anlamsızlaşıyor., hatta ters çağırışımlara yol açıyor.

Neyse Sevgili, tehlikeli ak alanlara girdik. En iyisi Özdemir Asaf’ın bir deyişini azıcık değiştirerek noktalayayım konuyu:

“Bütün sözcükler aynı hızla kirleniyordu birinciliği Ak’a verdiler.”