2015 YILI BAŞLARKEN…

Hukukun başlıca üç amacı olabilir: Birincisi, toplumsal düzenin kurumsal yapısını oluşturmak (devletin biçimlenişini göstermek). İkincisi, temel hak ve özgürlükleri kullanmaya yarayan ve onları koruyan ortamı sağlamak. Üçüncüsü ise hak arayanlara başvuracakları bir mekanizma sunmaktır.

Olağan bir demokraside, yargı organı, her üç amacın gerçekleştirilmesinde rol üstlenir ve hukuk bir ölçüde yargı işlemleriyle somutlaşır. Yargının başlıca görevi; yasama organının işlemlerine karşı anayasal denetim sağlamak, idarenin eylem ve işlemlerinde hak ihlallerini önleyecek kararlar vermektir. Yargı, Devletle yurttaşlar arasında, bir tür hakemlik yapmakla görevli ve yetkilidir.

Hukuk, toplumsal düzenin çerçevesini ve işleyişini belirlerken aynı zamanda, politik mücadele aracı olarak, düzeni meşrulaştıran bir işlevi de yerine getirir. Özellikle, siyasal iktidarların kitleler üzerinde baskı kurmak ve muhalefeti bastırma arzularının kabardığı dönemlerde hukuk, iktidarlara bulunmaz imkânlar sunar.

Hukuku, toplumsal düzenin / barışın, hatta uygarlığın tek gerçekleşme aracı gören liberal politik anlayış çoğu kez hukuku fetişleştirir. Bu paradigma hukuku, toplumsal düzenin devamı bakımından biricik ve vazgeçilmez bir olgu olarak gösterir. Öte yandan altyapı / üstyapı metaforuna göre, bir üst yapı kurumu olan hukuk, rant sistemine dayalı olarak kurgulanmış üretim ilişkilerini tahkim edici, düzene meydan okumayı engelleyici bir rol üstlenir. Her iki bakış, bir ölçüde sonuçlarda birleşir. Yasama gücüne dayanılarak üretilen hukuk normları, sosyal gerçeklikle bağdaşmayan sonuçlar ortaya çıkarır. Hatta üretilmiş hukuk normları yoluyla, sosyal gerçeklik çarpıtılabilir, maskelenebilir. Yaptırım gücüne de sahip hukuksal düzenlemelerden toplumsal düzen ister istemez etkilenir. Yani teori (hukuksal düzenlemeler), pratiği değiştirip dönüştürebilir. Sonuçta hukuk, keyfilik ve oligarşik yapılar karşısında, yurttaşların özgürlüklerini garanti altına alan bir mekanizma yerine, iktidarların tahakkümünü meşrulaştırma aracına dönüşür.

Türkiye’de son yıllarda olup biten budur.

Ülkemizde hukuk ve yargı, son yıllarda asıl işlevinden oldukça uzaklaşmış, araçsallaşmış, siyasal iktidarın bir tahakküm aracına dönüşmüştür. Cumhuriyet tarihi boyunca, darbe dönemleri dışında, yargısal süreçle siyasal sürecin bu kadar iç içe geçtiği başka dönem görülmemiştir. 12 Eylül 2010 referandumuyla yapılan “Anayasal Darbeden” sonra yargı, ne yazık ki, başını kaldıranın kafasına vurmak için, siyasal iktidarın elinde tuttuğu bir sopa haline gelmiştir. Bu bakımdan, içinde bulunduğumuz durumu, hukuk yoluyla gerçekleştirilen, sürekli bir sivil darbe süreci olarak adlandırabiliriz.

2015 yılından beklentileri, çizdiğimiz bu tablo çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor.

2014 yılına, 2013 ün son günlerinden sarkan ağır yolsuzluk suçlaması altında giren siyasal iktidar, 2015 yılına da, Cemaat ve hükümet çatışmasından ortaya çıkan gerilimi taşıyacak gözüküyor. Önceki yıllardan akıp gelen İslami siyasal çizginin, doğrultusundan sapmamak için 2015 yılında da her olanağı kullanacağı anlaşılıyor. Geride kalan yıllar, 2015 için, ne yazık ki, umutlu bir gelecek vaat etmiyor. Siyasal iktidar üçüncü döneminde, ustalaştıkça, “ileri” diyerek demokrasiden uzaklaşıyor, otoriterleşiyor. Uzunca bir süreden beri kimlik arayışını sürdüren siyasal İslam, buluştuğu “Yeni Osmanlıcılık” payandasıyla, önüne çıkan her şeyi ezen bir buldozer gibi kırıp döküyor. Yargının neredeyse bütün unsurları, talimatla hareket eden bir izlenim veriyor. Kimliği ve kişiliği yokmuş gibi davranıyor. Topluma güven vermiyor.

Ana hatlarıyla belirtirsek 2014; Cemaatin, devlet içindeki paralel örgütlenmesi tasfiye edilecek bahanesiyle, önceki yıllarda temeli atılan ‘parti – devlet’ modelinin (tek adam otoritesinin) sağlamlaştırıldığı yıl oldu.

HSYK yine, siyasal iktidarın taleplerine ve talimatlarına göre şekillendi.

Özel görevli mahkemeler kalktı, ama yerlerine özel görevli sulh ceza hakimleri geldi.

Bu kez, başka muhalifler kesimler için gözaltılar, tutuklamalar yapıldı. Yine gözdağı niteliğinde yargı kararları verildi.

Yargıtay, Danıştay yine ve yeniden yapılandırıldı.

Yargıtay’a ve Danıştay’a yine ‘yeni üyeler’ seçildi.

Yargıya binlerce yeni hakim ve savcı alınmasına karar verildi.  

TBMM’de, torba yasa uygulaması olağanlaştı. TBMM, emirnamelerin, buyrukların ya da talimatların “yasal” onay merkezi oldu. Mevzuat karmaşası, boğucu noktaya ulaştı.

Halk cumhurbaşkanını seçti. O da, kaç AKSARAY’ a yerleşti.

2014, Türkiye Barolar Birliği Başkanına meydan okuyan bir Başbakan’a sahne oldu.

TBMM Başbakanı kırmadı, yargı yılının açılış törenini yasadan çıkarttı.

On yıldan beri kurulması beklenen Bölge Adliye Mahkemeleri yine kurulamadı.

Avukatı yargılamada yok sayan anlayış değişmedi. Avukatların yetkileri kısıtlandı.

İktidar Gezi sendromundan kurtulamadı. Bu konuda tirajı-komik davalar açıldı.

Hapishaneler yine doldu. Yer bulunmuyor.

Açılım sürecinin, çözüm mü, çözülme mi olduğu belirsiz kaldı.

Din, daha bir yerleşti hayatımıza. Türban, ilkokullara kadar indi.

Sonuçta Türkiye; insan haklarının, ifade özgürlüğünün yargı eliyle bastırıldığı, herkesin birbirinden kuşkulandığı, yargıçların kendilerini özgür ve bağımsız hissetmedikleri, otoriter ve dini referanslarla yönetilmenin doğal sayıldığı büyük bir gözaltı ülkesine dönüştü. Bu veriler ışığında, 2015 in zorlu geçeceğini söylemek kehanet olmayacaktır.

Ancak umut hep kalıcıdır.