UMUT YILI

Yeni bir yıla genellikle umutlu bir başlangıç yapılır…

Daha iyi bir yaşam için önceden alınmış kararların uygulamasına geçilir…

Gelecek günlerin ne getireceği bilinemese de, umut için nedenler vardır ya da bize öyle gelir…

Yaradılıştan kötümserleri ya da kötümser olmak için ciddi nedenleri bulunanları bu genellemenin dışında tutuyorum…

***

Bireysel yaşamlar için geçerli olabilecek bu gibi genellemeler, konu toplumsal sorunlar olduğunda zora girer…

Çünkü burada güvenilir değerlendirme ölçütü, kişisel yaşamlar için olması gerekenden çok daha fazla, bu sorunları irdeleyip anlamaya çalışırken ne ölçüde bilgisel donanıma sahip olduğumuzdur…

Bizimki gibi temel eğitimde ciddi açıkları bulunan ve “enformasyon kirlenmesi”nin son sınırlarda olduğu ülkelerde, büyük çoğunluk bu alanda da sağlam bilgilerden çok dedikodularla, duygularıyla, mizaç özellikleriyle hareket eder…

Gelelim yazının başlığının da çağrıştırabileceği asıl konuya…

***

İlk günleri yaşanmakta olan 2015 nasıl bir yıl olacak?

Ben, bu “yeni” yılın, bir umut yılı olacağını, olması gerektiğini düşünüyorum…

Bunu söylerken hem duygularıma ve sezgilerime, hem bilgilerime dayanıyorum… 2015 sadece bir umut yılı da değil, özgüven, silkiniş ve ayağa kalkış dönemi olacak…

Bunu içimin derinlerinde hissediyorum…

Neden mi?

Ak Saray denilen mekânda birkaç gün önce yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısından bir görüntü, demek istediğimi yalın biçimde anlatıyor…

***

Toplantı masasının başında, göstermelik olarak sarkıtıldığı besbelli iki bayrak arasında, cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan asık yüzlü kişi oturmakta.

Sağında, oldukça uzağında başbakan sıfatı taşıyan kişi…

Masa başındakinin zorlama olduğu besbelli kaskatı duruşunun tersine, bu ikincinin, her an kaçacakmış gibi eğreti, tedirgin bir oturuşu var…

Sanki oraya zorla oturtulmuş, ilk uygun zamanda tüymeyi bekliyor…

Solda, cumhurbaşkanı sıfatını taşıyanın yine epeyce uzağında, en yüksek rütbelinin oturmakta olduğu görülüyor.

Oturuşundan ve yüzündeki anlamdan ne düşündüğünü kestirmek kolay değil.

Fakat sanki hem orada, hem o toplantının dışında. Duruşundan ve yüzdeki anlatımdan, tedirginlik ve sıkıntı okunuyor…

Başbakan kadar kıpırdak olmasa da,

o da sanki tası tarağı toplayıp bu sıkıntılı ortamdan kurtulmak için gün sayıyor, ya da içinden yâ sabır çekiyor….

Masa başındakinin arkasında, esas duruşta sopa gibi dikilmekte olan bir başka üniformalı…

Onun arkasında da ortamın kasvetine uygun olarak griye ya da benzer bir renge boyanmış bomboş bir duvar…

Bu duvarda, bu gibi toplantılarda, Cumhuriyetin kurucusu ve simgesi güzel insanın ışıl ışıl bir portresi olurdu…

Şimdi yok. İyi ki de yok. Çünkü bu kasvete hiç mi hiç yakışmazdı… Bu kasvetli ortamın kendisinin de güzelim ülkemize yakışmadığı gibi…

***

İçimin derinlerinde hissettiğimi söylediğim şeye geliyorum…

Ülkemizin dinamizmini, yaratıcı enerjisini, büyük ve derin kültürünü, çağdaşlığa ulaşma yolunda verilen nice özverili çabayı hiç mi hiç yansıtmayan bu iç karartıcı fotoğrafın parça parça edilip layık olduğu yere atılacağından en ufak bir kuşkum yok…

Kim mi yapacak bunu?

Duygularımdan ya da sezgilerimden çok, bilgilerimin sonucu olan yanıtım şöyle:

Emekleri yağmalanan, yaşamları karartılan milyonlarca işçi…

Doğayla birlikte kimlikleri de yok edilmekte olan milyonlarca köylü…

Ezilen, horlanan milyonlarca kadın…

İşsiz, umutsuz milyonlarca genç…

Yerli, daha da çok yabancı sermayeye kurban edilen milyonlarca esnaf…

Her toplumsal tabakadan, her yaştan, laik yaşamı, Aydınlanma değerlerini benimseyip içselleştirmiş milyonlarca insan…

Yalana, hırsızlığa, arsızlığa karşı giderek yükselmekte olan toplumsal nefret…

***

Söz konusu kasvetin dağılması an meselesidir…

İnanın…

Toplumbilim emrediyor bunu…