SEVGİLİ ONAT KUTLAR

Sen “gideli” bugün 20 yıl olmuş. Oysa daha dün gibi…

“Zaman” diyorlar, “hızla geçip gidiyor”… Oysa hızla geçip giden zaman değil, biziz Onat. Yaptıklarımız ve yapamadıklarımız, sevaplarımız ve günahlarımız, hayallerimiz ve kâbuslarımızla biziz, hızla geçip giden…

Bu hızlı geçişte, kalıcı olan dostluklar, aşklar, omuz omuza verilen mücadele, yaşanmışlıklar, güzel anlar, anılar, geleceğe kalan yaratıcılıklar, edebiyat, sanat, çocuklar… O kadar…

Canım arkadaşım, diyordun ki:

“Bir gemiye binmiş gidiyoruz, fırtına koptu, kayalara doğru sürükleniyoruz, parçalanıp yok olacağız. Haykırıyorum; fırtına koptu diyorum, kayalara sürükleniyoruz diyorum; ne fırtınası; ne kayası, sen neden söz ediyorsun diyorlar?.. Sesimi bir türlü duyuramıyorum…”

Sevgili Onat, duyuyoruz seni. Fırtınalarda da, baharlarda da hep duyduk, duyuyorum sesini. Dostluğunun, dolu dolu kahkahalarının, yaratıcı gücünün özlemini, hasretini, eksikliğini her an hissetsem de, sesin ve yüreğin hep benimle.

Fırtınayı, kayaları, parçalanmayı şimdi görseydin Onat, yepyeni sözcükler icat etmen gerekecekti Canım Arkadaşım. Ve hiç kuşkusuz en doğru sözcükleri yaratacaktın.

Senin kentin, benim kentim, öğrenme tutkusuyla yanıp tutuşan her genci baştan çıkaran o cömert kent Paris, şimdi bir savaş alanı.

Hani gençliğimizde dünyayı değiştirmek için yola çıktığımız Paris… Hani “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” ilkeleriyle nabzımıza, ruhumuza işleyen kent…

Savaş, Sevgili Onat, şimdi çok söylendiği gibi dinler arası değil: Yaşamla ölüm arasında. Aydınlıkla karanlık arasında.

Hiç kuşkum yok sen de “Charlie Hebdo”yu okuyanlardandın. 1968 Paris ayaklanmasının, direnişinin, başkaldırışının, olanaksızı istemenin ürünü olan o dergide Behiç Ak’ın deyişiyle bir “soykırım” işlendi birkaç gün önce. Bizim ve gelecek kuşağın en usta evrensel sanatçıları katledildi.

Canım Onat, ülkem bugüne dek hiç bilmediğimiz bir bağnazlık ve gericilik yarışına girdi. Paris’teki katliama verilen kimi tepkileri duysan, Penguen ve Leman dergilerine tehditleri görsen; kimi yorumcuların tartışmalarını dinlesen, şaşarsın demeyeceğim. Çünkü sen bizleri çoook önceden uyarmıştın:

“Devletin ve halkın iliklerine kadar soyulduğu, soygunun soyana kâr kaldığı, goygoycuların minareye kılıf hazırladığı, eğitimin ve yönetimin şeriatçılara teslim edildiği
bu soygun ve ikiyüzlülük toplumunda” bize uyanın diye haykırmıştın…

Gel gör ki Sevgili Onat, uyanamadık! Atatürk mucizesini, Aydınlanma düşüncesini, laiklik ilkesini, çıkar, güç, para, pul, mal mülk uğruna feda edenler baskın çıktı. Bir de “şıkıdım şıkıdım” oynayanlar…

Artık benim ülkemde de en belirleyici özellik “dinsel kimlik”… Dinsel kimliğin, giyimin kuşamın, kullandığın sözcükler, iktidarın dinsel kimliğine uygunsa, “yürü kulum yürü”; yok uygun değilse her an bedelini ödetirler… Artık bu durumdayız canım arkadaşım!

Daha yenilerde Başbakan şöyle diyordu: “Kim ki harama bulaşırsa, kardeşimiz de olsa, onun kolunu koparmaya hazırız”… (Söyleme bakar mısın?) Sanki şeriatla yönetilen bir ülkede yaşıyoruz! Yok merak etme kimsenin kolu kopartılmadı; Yüce Divan’a bile yollanmayıp “Ak”landılar…

Biliyorum Sevgili Onat, bunları hak etmedik. Biliyorum, canım arkadaşım, umutsuzluk bize yaraşmaz… Öyleyse bu yazıyı sen bitir:

“Yarın her zaman güzeldir… Dışarıda üstü, taze asma yapraklarıyla örtülü bir sepet İznik üzümü. Ve gelecek, gülümseyerek bekliyor kapıda. Elinde altın renginde bir kadeh şarap.

Doğu’nun tüm tatları ile yüklü ve hafif buruk. Onu hep birlikte, yazgıya başkaldırmak için içelim.”

Yalnız yazgıya başkaldırmak için değil, bizim dünyamızda yine en tatlı yemiş “Aydınlık”, en güzel çiçek, “Umut” diyebilmek için kadehimi sana kaldırıyorum Onat.