SANSÜRLEYEBİLDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?

Sansür, 2458 yıl önce Roma Cumhuriyeti’nde ortaya çıktı. İsa’nın doğumuna 443 yıl kala çoktanrılı Romalıların devlet jargonuna soktukları « censora » sözcüğü, devletin toplumsal kuralları ve gelenekleri tartışmaya kapatmasına yarıyordu.

Zaten eski çağlarda, antik Yunan’dan antik Çin’e sansür aynı işlevi gördü ve gelenekler ile siyasal yaşamı düzenlemeyi sağladı.

Çünkü gerçek devlet ve bekası, şaşırtıcı görünse de değişebilir yasalardan çok geleneklere dayanır. Ve bizim ellerde devletin sürekli sallanır, gıcırdar ve gacurdar olmasında, kuşkusuz hem yasaların yaz boz tahtasına dönmesi, ama daha da önemlisi gelenek devamsızlığı vardır!

İfade özgürlüğünün geçmişi de karşıtı sansür kadar eskidir.

Eski çağlarda ifade özgürlüğünü yaşamı pahasına savunan en bilindik örnek ise Socrates…

Gençleri ahlaksızlığa özendirmek, atasal tanrıları inkar ve yeni tanrılar icat etmekle suçlanan Socrates, yargılandığı halk mahkemesinde « özür dilemeyi ve pişmanlık belirtmeyi reddettiği için » ölüm cezasına çarptırılmış, baldıran zehri içerek kendini infaz etmiştir.

İşe bakın ki Socrates zamanında meclis ve mahkeme heyeti anlamında kullanılan « ecclesia » sözcüğü, Hıristiyanlık dini ortaya çıkınca «kilise » demek oldu!

***

Zaten çoktanrılı çağlar bitip tektanrılı dinlerin « semavi » yayılmasıyla birlikte, sansür kurumu da « tanrıyı inkar » suçuna odaklandı.

Yahudiliğin Eski Ahit kitaplarından Leviticus’ta «Her kim ki Tanrı’yı inkar eder, suçunun ağırlığını çeker: Yaradanın Adına küfreden öldürülür, » yazıyordu. Hıristiyanlık ve İslamiyet de aynı kuralı benimsedi.

Roma Katolik Kilisesi, yayınları denetlemek için censores librorum, yani kitap sansürcüleri atardı. Bu ilk sansürü aşan kitaplara, Nihil obstat  (yayımlanmasında sakınca yoktur) damgası basılıyordu. Ve eser, geliyordu Baş Piskopos’un önüne… Eğer bu zat da İmprimatur (yayımlansın) damgasını basarsa, kitap sonunda çoğaltılabiliyordu.
Michelangelo, 1508-1512 arasında Sistina Şapeli’nin tavan freski « Son Duruşma » sahnesini yaratırken, dört yüzden fazla insan suretini, İsa dahil çırılçıplak resimlemişti. Papa 4.Paulus’un bazı suretlerin edep yerlerini uçuşan bezlerle kapatmakla görevlendirdiği ressam Daniele da Volterra, halk arasında « Braghettone » (don giydiren) diye anıldı!

1559’da Engizisyon, yasakladığı elyazma ve baskıları, İndex Librorum Prohibitorum başlığı altında listeledi.
Tebaanın hükümdarlara, hükümdarların da Papa’ya biat ettiği yüzyıllar boyunca sansüre uğramamış hiç bir sanat eseri, hiç bir yayın yoktu.

***

Derken, Fransa halkı ayaklandı. Devrim yaptı. Kralın kafasını kesti, cumhuriyeti ilan etti. Ve 26 Ağustos 1789’da yayımlanan « İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi »nin 11.inci maddesinde, en tantanalı üslupla yazılmış şu satırlar yer aldı:

« Düşüncelerin ve görüşlerin özgür iletişimi, insanın en değerli haklarından biridir. Her yurttaş, her konuda özgürce konuşabilir, yazabilir, yayımlayabilir. Bu özgürlüğün suistimalinden yasalar önünde sorumludur. » Başka bir deyişle bir ifade ya da yayın, cezalandırılabilecek, ama asla engellenmeyecekti.

Ne var ki 13 Ocak 1791’de sansür « yurttaşlıkla bağdaşmayan » tiyatroları kapatmak için cumhuriyetçi kılığında çıkageldi. 1810 yılında, Napolyon tarafından resmen yeniden yürürlüğe konuldu.

Fransa’da sansürün resmen ve kalıcı biçimde ilgası için, 29 Temmuz 1881’de çıkarılan « Basın Özgürlüğü » yasasını beklemek gerekti.

Ondan öteye iç ve dış savaşlar birbirini izledi, bu ülkede. Çok kan döküldü. Her dış savaşta sansür geri geldi, her iç savaşın sonunda braz daha ifade özgürlüğü kazanıldı.

1789’da arzulanan cumhuriyet, özgürlüklerle birlikte dönüş yapıyordu…

Ama konuşmak, yazmak ve yayımlamakla ilgili yasakların asılacağı ilmeği, 1905’te devlet işlerini din işlerinden ayıran Laiklik yasası atmıştı.

***

Bu yasanın birinci maddesi, «Cumhuriyet, vicdan özgürlüğünü güvence altına alır. Kamu yararına kısıtlamalar haricinde, tüm inançların serbestçe ifa edilmesini sağlar, » biçimindedir.

İnsan uygarlığının sansür tarihi çok uzun.

Üzerinde binlerce sayfa yazılacak bu konuda, okuduğunuz minicik özet ve örnekleri son günlerde peydah olan bir merakı gidermek için verdim.

Çoğu kişi, Fransız halkının nasıl olup da olağan zamanlarda 10 binlik tirajını zar zor satabilen Charlie Hebdo’ya yapılan terör saldırısı ve gaddarca öldürülen « hepi topu » 15 mizah sanatçısı için galeyana gelmesine şaşıyor. Çoğunun bir kez bile alıp okumadığı, hatta adını bile duymadığı bir dergi için bir buçuk milyon insanın sokaklara dökülmesine bir anlam veremiyor.

İşte açıklaması: Onlar konuşmak, yazmak ve yayımlamak özgürlüğü için yüzyıllardır savaşıyor. Bu uğurda can verdiler, can aldılar. Bedel ödediler.

Bedeli ödenen özgürlüğün değeri bilinir.

Cumhuriyet gazetesi de basında özgürlüğün ve bağımsızlığın bedelini tüm benzerlerinden daha çok ödeyerek geldiği yerde, elbette ki kazandığı değerin evrensel ifadesini savunacaktır.

Özgürlükler olabilir. Tümden özgürlük, asla olmamıştır.
Benito Mussolini

«G» NOKTASI

HOŞGELDİN CAN’IMIZ!

Küçük ailemizin üstüne dün minik bir güneş doğdu, oğlum Gökçe ve Duygu kızımın bir oğlu oldu. Adını, yalnız Türkçe’de var olan Can koydular. Zaten en eski Türkçe’de Asya demek olan soyadıyla, Can Asova gönlümüzün efendisi artık…

Türkiye’nin en yetkin kadın doğum uzmanlarından Op.Dr.Birgül Sarıkamış, « tüp bebeğin kraliçesi » diye anılmasına karşın « Mine Abla »sının hatırına kolları sıvadı ve doğanın olağan mucizesi Can’ı, olağan doğumla dünyaya getirdi.
Yüzü kızardığı için yalan söyleyemeyen, iyi yüreği gülüşüne yansıyan ve tanıdığım en dürüst, en etik tıp uzmanlarından biri olan sevgili Birgül Sarıkamış’a bu satırlarla Can’dan teşekkürlerimi sunuyorum.

« Süper Nine »liğimi kutlayan binlerce okuruma yürekten sevgiler!